İş Dışında Bilgisayar Kullanmamak

Bilgisayar2 Haftadır İstanbul’da çalıştığımdan akrabamda kalıyorum ve masaüstü bilgisayarım evde kaldı. Bu bir yazılımcı için kötü bir şey gibi gözükebilir ama bence bir sürü fırsat da yaratıyor. Mesela radyo dinleme, kitap okuma gibi etkinlikleri artırıyor. Sinemaya gidiyorum, erken yatıyorum ve benzeri bilgisayarsızlık alametleri.

Aslında akrabamda bir bilgisayar var ama ben hiç ilişmiyorum. Kullanma imkanım olmadığından değil, işten geldikten sonra başka konulara odaklanmak için kullanmıyorum. Evdeyken arkamdaki kütüphanemde bir sürü kitap beklerken hep bilgisayarda gereksizce oyalanırdım. İzlediğim güzel filmlerin bazı sahnelerini tekrar izlerdim. Biraz oyun oynardım vesaire.

Şimdi hayat daha güzel. Evde okunmayı bekleyen kitaplarım var ve okumak için de zamanım. Bu inandırıcı bir tavsiye olmayacak ama bazen bilgisayardan uzaklaşın. Evde kuzeninizle sohbet edin, 2 çay içmeye dışarı çıkın, bir dergi alıp okuyun.

İş dışında bilgisayara fazla vakit ayırmamak benim tarafımdan olumlu not aldı.

Fazlasını Oku

Cafe Kristo Yeni Sitesi İle Yayında

Cafe Kristo

Cafe Kristo benim de çoğu zaman uğradığım, güzel tatlıları, aromalı kahveleri, retro dekorasyonuyla İzmit’in gözde kafelerinden biri. Her zaman gittiğim bir mekanın sitesini yapmış olmak da ziyadesiyle keyifliydi. Eskiden Coffee Break olarak hizmet veren, 2010 yılından beri Cafe Kristo olarak hizmetine devam eden bu sıcak mekanı tüm İzmit halkına tavsiye ediyorum. Web sitesi adresi aşağıda;

www.cafekristo.com

 

Fazlasını Oku

Engel Bildirmek Etik ve Ahlaki Değil mi?

EtikBen %77 oranında engelliyim. MS(Multipl Skerloz) hastasıyım, kortizon aldığımdan kalça femur başı kemik ölümü var iki tarafta da ve %25 de psikiyatrik engel. Ortalaması alınıyor ve %77 ediyor. Bunun bir metodu var ama şimdi konumuz o değil. Bugün bir firma beni aradı ve sevk/irsaliye keseceğim bir iş teklif etti. Teknik kapasitem 10 kat daha fazlaydı yapacağım işten. Veri girişi, belge düzenleme vesaire. Verdikleri ücret de tatmin ediciydi. Üstelik 400 TL devletin benden kestiği vergi de bana verilecekti.

Hali hazırda bu departmanda 2 kişi çalışıyor ve çok yoğunlar. Benim de süreçleri öğrenmem belli bir süre alacaktı.Bilgisayar bilgisi az olan biri daha zor adapte olur böyle bir işe. Normal bilgisayar bilen biri 2 ay gibi bir sürede adapte olabiliyormuş. Ben 1 ayda olurdum o ayrı konu. Ama ben çıkarsam, hastalığımdan ötürü gelmeme, uzun dönemli yatış hallerinde diğer personel arkadaşlar zorlanacaktı. Ben de hastalıklarımın ilerleyebileceği ihtimalini, işe alım yapacak olan kişiye bildirdim. MS hastası olduğum için yarın yatalak kalkabilirim dedim. Hepimiz için geçerli ama benim oranım daha yüksek dedim. Ayaklarımdaki ağrılar da değişkenlik gösteriyor, bu nedenle ameliyat olursam 4 ay devam edemem. Peki böyle bir şey olursa? Bunu konuştuk ve beraberce olumsuz karar verdik.

Bunu konuştuğum herkes ağız birliği etmişçesine “sen o kadarına inme” diyorlar. Peki benim bu ihtimalleri söylemem iş ahlakına, insan ahlakına, etiğe uygun değil mi? Ben olası handikapları söyledim sadece. Ben orayı para almaya gittiğim bir yer değil, değer kattığım ve bu nedenle ücret aldığım bir işletme olarak görüyorum. Ben işverene yalan söylersem, ileride bunun sonuçları ne olur? O iki arkadaşın 3 kişi yapılan işle baş başa bıraksam ne olur? Kendi işletmem olsa nasıl olumsuz görüş takınırsam ki bu işin öğrenme süresi ile ilgili yani adaptasyonla, aynı şekilde personel olarak da aynı şeyi söyledim.

Ben melek veya iyi bir insanım triplerinde değilim ama iş ahlakı, iş etiği ve dürüstlük her zaman önce gelir. Nasıl işveren işçilerine kötü davranınca şikayet ediyorsak, biz de olumsuz yanlarımızı görmeli ve dürüstlükten şaşmamalıyız. Geleceğin insanları dürüst, çalışkan, yenilikçi ve iş ahlakına sahip insanlarındır.

Fazlasını Oku

Hata Yapabilme Lüksü

HataEn çok korktuğumuz şeylerin başında hata yapmak, başarısız olmak, reddedilmek, utanç duymak gibi direkt olarak EGO’ya yani “Ben” e yapılan saldırılar gelir. Üniversite sınavında hata yapmaktan korkarız çünkü doğruları da götürür. Eğer ergenlik döneminde yanlışların doğruları da sizden aldığına alışmışsanız daha çok korkarsınız.

Hata yapmak çok insancıl bir şeydir. Kötü hissettirebilir, umudunuzu kırabilir ama sizi hata yapmak kadar geliştiren bir şey daha yoktur. Hatalar yaparak mükemmele gidebilirsiniz. Hayatında hiç hata yapmamış biri ne kadar cahildir. Bu söz benim bir yere not edin 🙂

Mesela reddedilme korkusunu ele alalım. Reddedilmek kötüdür. Her ne olursa olsun kötü bir şeydir. Bu kadar platonik aşık olmasının nedeni reddedilme korkusudur. Belki başlayacak yüz binlerce ilişki bu nedenle başlamadı. Hata yapmaktan, reddedilmekten korktuğunuz için ilk adımı atamadınız. Büyük bir firmaya eğitiminiz fazla süslü olmadığı için başvurmadınız. Hata yapmaktan korkarken aslında bir sürü hatalar yaptınız. Yaptık.

Oysa hata o kadar eğitici bir şeydir ki, en iyi öğrenme yönteminden bile daha çok şey öğretir. İnsanlar hata yaparlar, önemli olan aynı şeyleri deneyerek farklı sonuçlar beklemektir. Hataların sizin hayatınızda değişiklik yapmasına izin verin. Bunu sadece geri dönüşü olmayan veya az olan hatalar için uygulamayın. Mesela madde kullanıp bağımlı olmak geri dönüşü zor bir hatadır. İntihar etmek zaten muhattabı ortadan kaldıracağından hata olarak söylenemez.

Aklınızda bir iş fikri mi var? Ya da  yatırım yapacağınız enstrümanı seçecekseniz hata yapabilirsiniz. Eğer yatırımınızı altına yaparsanız ve altın düşerse bu size bir ders verir. Davranışlarınızda değişikliğe neden olur. Artık tek enstrüman yerine döviz, altın, hisse senedi gibi araçları tercih edersiniz.

Ya başarısız bir iş fikri ve buna girişmiş olmanız? Başlangıç ve bitti dediğiniz ana kadar çok şey öğrenirsiniz. Steve Jobs‘ın hayatını okuyun veya ülkemizden ekşisözlüğün kurucusu ve fikir babası olan Sedat Kapanoğlu‘nu dinleyin. O kadar çok hata yapmışlar ki…

Reddedilmek, yok sayılmak, olumsuz görüşler, kaybetme korkusu  vs.. bunların hiç biri sizi hedefinize ulaşmanıza engel olmasın.

Fazlasını Oku

İçeriklerimi Lütfen Çalın

İçerik kopyalama sorununa şu yazıda değinmiştim. Keşke benim yazılarımı da birileri kopyalayıp yayınlasa. Daha çok kişiye ulaşabiliyor olsam. Benim ismim, blog adresim yer almasa da olur. Ne kadar çok ilgili insan okursa benim için o kadar iyi.

Google aramasında benden üstte de çıkabilir kopya içerik. Çünkü benim derdim trafik değil. Hem bildiklerimi ve düşündüklerimi bir kalıba sokmak ve ayrıca yeni şeyler öğrenmeye teşvik olmam. Trafik önemli değil derken şunu kastediyorum; yazılarıma ilgisiz biri bu blog’a girmesin. Kuru kalabalık olmasın. Yeter ki 10 kişi olsak da yorumlaşarak içeriğin değeriği artırsak.

1000 tekil olursa ben blogum, demek ki fikirlerim insanların ilgisini çekiyor derim ve bir sürü yorum gelir. Ama yoldan geçen 1000 kişiye hiç ihtiyacım yok. Hem benim istatistiklerimi bozacaklar, hem de kendi zamanlarını harcamış olacaklar.

Benim içeriklerimin tümünü çalabilirsiniz, bu benim için bir gururdur.

Fazlasını Oku

Webmasterlar’a Bunları Söylemeyin

webmasterBen kendimi bir Webmaster olarak görmüyorum ama genel itibari ile web programları ve siteleri yaptığım için bu unvana da hayır diyemem. Ama bazen öyle sorular, öyle klişe söylemler oluyor ki, insan “artık yeter” diyecek hale geliyor.

1) Bana da site açsana
Küçük, büyük, erkek, kadın her türlü kişinin söylediği cümlelerden biri. Yahu sana niye site açalım? Benim daha kişisel sitem yok, sadece yazdığım bir blog var. Bir de “açmak” derken akıllarında nasıl bir işlem varsa, bunu açmak ile ifade ediyorlar. Hayır efendim sana site mite yok. Bildiğin fabrikada çalışıyorsun, yazacak bir şeyin yok ama beni görünce hemen “bana da bir site açalım”. Kınıyorum sizi la.

2) Ortalama bir site kaça açılıyor?
Haydaa bu ilkinden daha tutarsız bir soru. Hadi ilkine yersiz bir espri dedik ama buna ne diyeceğiz? “Ortalama bir site”. Yahu bunun ortalaması yok ki. 50.000 TL’ye de olur 300 TL’ye de. Ben sana nasıl ortalama bir fiyat söyleyebilirim? Peşinden sormam gerekiyor, sitede ne olacak? sitenin amacı nedir? dinamik mi olacak? vs.. vs.. Ortalama site diye bir şey yok.

3) Bir site aç da girelim, admin yap
Benim en uyuz olduğum cümle bu. Ya git bir sürü site var. Milyonlarca site, gir birine, benim yaptığıma girince ne olacak? He bir de yöneticilik istiyorlar. Vay be o kadar büyük çapta bir site yaptım, seni de yönetici yapacağım. Yöneticilik külfet getirir. Sen IRC’den kalma “op” olmak mı sandın bunu? İstediğini kanaldan at, yönetici karizması yap vs.. Ben senin EGO tatminin için site açamam kusura bakma.

4) Bir Facebook sen de yapsana
Olum hasta mısınız nesiniz ya? Facebook yapmak bir nitelik mi? Başlangıçta Mark amcamız yapmış tek başına ama şu anki haliyle alakası yok. Ben nasıl tek başıma dünyanın en büyük sosyal networkünün bir klonunu yapayım? Salak mıyım, yoksa beni çok akıllı olarak mı görüyorsun, bilmiyorum.

5) Millet banka boşaltıyor, sen şu maaşa çalış
Haha, ne yapayım? Milletin parasını mı çalayım arkadaşım? O kadar kanun dışı iş varken sen ofisboy’san ben de işimi yapan bir programcıyım. Niye sonu olmayan işlere gireyim? Elalemin oğlu şurayı çökertmiş, şuradan milyarlar kazanmış vs.. Öncelikle “bana ne?” yani kanun dışı işler yapacak olsam bilgisayar ve İnternet en sonda gelirdi. Hem şöyle adamları övmeyin, benim gözümde zerre değerleri yok. Çok biliyorlarsa GitHub’dan Linux’un geliştirilmesine yardımcı olsunlar, ücretsiz bir yazılım yayınlayıp insanların hayrına iş yapsınlar.

6) Bir abinin oğlu vardı, şimdi Porsche’a biniyor
Valla kusura bakma ama ben o kadar yetenekli değilim. Ayrıca babasına da iş hanı almış bu arkadaş ve bireysel çalışıyor. Burada da bi kanun dışılık seziyorum ama neyse. Yahu o kadar tanıdığım programcılar, grafik tasarımcıları, proje uzmanları, girişimciler var. Onlar tekneyi zor yürütürken bu adamda nasıl bir yetenek veya bilgi var ki bu kadar servet ediniyor? Garip, belki de anlatan büyütüyordur.

Yani demem o ki; web sitesi yapan adamlara bu soru veya söylemlerle gelmeyin. Gerçekten sıktı artık.

Fazlasını Oku

Yüzün Farklı Işıkta Farklı Şekiller Alması

Hiç farklı ortamlarda, farklı zamanlarda aynaya bakıp kendinizi daha yakaşıklı veya güzel hissettiğiniz oldu mu? Benim çok oldu. Bunun sebebini de duygu durumu bozukluğuma bağlıyordum. Ama aslında fark eden şey ışık açısı ve kuvveti.

Sonuçta yüz de ışık saçan bir şey değil. Verilen ışığı yansıtan bir şekli var. Ama insanın bazı konularda kendini iyi hissetmediği durumlar oluyor. Mesela burun, gözler, çene, dudaklar vs…

Kahvedeki tuvalete girdiğimde hep kendime bakınca beğenirim. Ama evde çoğu zaman gerçekten kendimi beğenmem. Bu tabi insanın içindeki kendi yargısı, şimdi burada paylaşıyorum, en yakın arkadaşıma dahi söylememişimdir.

Yüz IşıklandırmaEn baştaki video bunu açıkça gösteriyor. Aslında bizim görüşümüz ya da görünüşümüz ışığın yönü ve kuvveti ile alakalı. Yani karşınızdaki kişi sizi hoş buluyorsa yine hoş bulur ama fotoğraf çekilince “iyi çıkmışım” veya “sil bunu sil” tarzı yaklaşımlar bunu gösteriyor. Tamam ağız yamuk çıkar, gözler kısık çıkar, bunlar anlık çekimde olabilir. Ama bir de dümdüz sorunsuz çekimlere de bu tepkiler verilir. Bunun ana nedeni ışıktır.

Bir fotoğrafçı şuna benzer bir şey demiştir; “Önce ışığı, sonra konuyu bulun” diye. Yani pratikte böyle değildir ama anlatmak istediği eğer ışık yoksa, fotoğraf da yoktur.

Yani sizi kuaför güzelleştirebilir ama bir ters ışık burnunuzu öyle bir gösterir ki kuaförün bütün emeği gider o fotoğrafta. Bu kişisel görüşüm, bir şey okumadan yazdım.

Fazlasını Oku

WordPress Akismet Eklentisi

Akismet eklentisi basitçe açıklamak gerekirse yazılara gelen reklam içerikli yorumları spam olarak işaretmeyen bir uygulama. Gerçekten 2 yıllık kullanımım sonucunda binlerce gereksiz yorumu onaylamam için bana getirmedi. Bayağı zaman kazandırdı diyebiliriz.

Akisment

Ama aynı zamanda kendi sayfasında bu yorumları tutuyor ve mesela 234 istenmeyen yorum yakalandı diyor. Ben bu güne kadar hep bu yorumları da kontrol ettim. Blogum ufak çaplı olmasına rağmen 5-6 gerçek yorumu da spam işaretlediğini gördüm.

Bu ne demek oluyor? Tamam yorumlar onayıma düşmüyor ama yine da o 124 spam işaretli yorumu kontrol etmem gerekiyor. Çünkü oradan kaçacak 2-3 yorum benim için çok değerli. Bir şey yazan için geri bildirim çok önemlidir. Ben de o yüzden çok fazla zamanımı almasa da girip bunları da kontrol edip, tamamen siliyorum.

RecaptchaPeki burada Akismet görevini yapıyor mu? Evegt yapıyor. Ama arada kaçan yorumlar Akismet’in güvenilirliğini sarsıyor. Ama bunu yapması benim için başarısızlık değil. Sonuçta gelenlerin hepsini spam işaretlemek zor bir iş. Zamanla tüm dünyada insanlar kullandıkça doğruluğu da artıyor. Ama keşke Akismet’ %100 güvenebilsem. Ama bazı durumlar bunu imkansız kılıyor. Captcha kullanmak istemiyorum. Gerçekten o yamuk yumuk karakteri girmek çık sıkıcı ve zor. Bunun yerine bu emeği ben Akismet’deki yorumları kontrol ederek harcıyorum.

Ama Akismet eklentisi olmadığını düşünün. Captcha zorunlu olurdu, ve yorum alanım bir sürü gereksiz yorumla dolardı. Şimdi onay bekleyenler genellikle gerçek yorumlar oluyor. Yani işimi oldukça kolaylaştırıyor.

Teşekkürler Akismet.

Fazlasını Oku

Kağıt Para vs Dijital Para

Türk LirasıKağıt paradan kastım, elde tutulan, cüzdanda taşınan para. Yani elimize aldığımızda hissederiz. Hani “sıcak tutuyor” derler ya, o hisse benzer bir his bırakır. Dijital para ise genelde kredi kartı, İnternet şubesi işlemleri, Paypal gibi ortamlarda transfer olan paradır.

Sanırım hepimiz değer olarak ikisinin de aynı olduğunun farkındayız. Fakat harcama yaparken veya ödeme alırken ikisinin algı farkları var. 2.000 TL maaşınız var diyelim. Paranızı elden alıyorsunuz. Zarfı açıyorsunuz ve masmavi 20 tane 100 TL banknot. Belli bir hacmi var, cüzdana konduğunda şişlik yaratıyor.

Bu 20 banknot ile vadesiz TL hesabınızdaki 2.000 TL farklıdır. Bunun ilk maaşınız olduğunu düşünün. Bir ay aç kalacaksınız ama bir Galaxy Note 3 istiyorsunuz. İnternet’ten siparişi verip, ilgili kurumun hesabına parayı online bankacılık işlemlerinden kısa bir sürede yaparsınız. Geriye telefonun gelmesini beklemek kalır. Bir de diğer durumu düşünelim; mağazaya girdiniz ve telefonu aldınız, kasaya gelip 20 tane 100 TL’lik banknotu saydınız ve ödeme sorumlusuna verdiniz. Faturanız ve telefonunuzla çıktınız. Bir eksikle; cüzdanınız artık daha hafif ve şişkin değil.

Bir de şu durum var ki, ben hayatımda daha sık gözlemliyorum; bozdurulan paranın harcanması. Bozulan bir 100 TL, harcanmaya daha yakın oluyor. Mesela sahafta bir kitap ilgimi çekti ve 5 TL. Şimdi bozdurmaya değmez diyebiliyor insan. Bu örmeği afaki verdim. Konu kitap olunca durum değişir ama anlatmak istediğim anlaşıldı zannedersem. Dijital parada bu çok problem olmuyor. Google Play Store’da bir oyun beğendim diyelim 0,99$ fiyatı olsun, hemen satın alıyorum. Hiç düşünmüyorum bozulan bir miktarı.

Sonuçta işaret etmek istediğim nokta iki aynı değerin farklı deneyimlerle tüketilmesi. Elektronik ticaret sitesi ödeme yöntemlerinde bu konu her zaman göz önünde bulundurulmalı. Bu iki deneyime insanlar farklı tepkiler de verebiliyor. Örneğin kapıda ödeme seçeneğinde ödemenizi direkt banknot ile yapma şansınız da var.

Bu deneyimi yaşamamın sebeplerinden biri de sanırım strateji oyunları. Orada altınınız oluyor. Odun, kaya, yemek vs… kaynaklar. Bunları kullanıyorsunuz, binalar dikebilir, ordu kurabilirsiniz. Sanırım bu oyunlardan gelen deneyim dijital paranın benim tarafımdan daha kolay harcanmasına sebep oluyor.

Ama bu süreç tersine işleyecek gibi durmuyor. Akıllı telefonlarımız ödeme yöntemlerine bağlı, tek tuşla uygulama, kitap, medya dosyaları satın alabiliyoruz. NFC teknolojisi çok yaygın olmasa da, gelecek için güzel bir örnek teşkil ediyor.

Ödeme Yöntemleri
Ödeme Yöntemleri

NFC ile sadaka verdiğinizi düşünün. Dilencinin elindeki cihaza yaklaştırıyorsunuz ve 1 TL transfer oluyor. Böyle bir sadaka verme şekli insanda nasıl duygular uyandırırdı tahmin edemiyorum.

Küçükken harçlıklarımızı hep banknot ile aldık. Simitçiden simidi bozuk paramızla aldık. Ama şimdi kredi kartı geçmeyen ortamlar hariç nakit paraya pek ihtiyaç olmuyor. Üstelik dijital para kayıtlıdır, vergi takibi açısından çok önemlidir.

Artık Cuma Namazı çıkışlarında “donate” veya “destek olun” tişörtlü dilenciler görürseniz şaşırmayın.

Fazlasını Oku

Blog Okuyucu Sayısı

Sizi Seviyorum

 

 

Bu bloga 1,5 senedir fikirlerimi, aklımdaki soruları, heyecan verici olduğunu düşündüğüm bilgileri yazıyorum. Sağdan soldan duyuyorum, r10’da satılık bloglar görüyorum. “Günlük 1000 tekilli blog satılık”. Benim de nereden baksanız 200 tane yazım var. Yazıların çoğu birden çok konunun birleşmesinden ortaya çıkıyor. Ben bu rakamlara ve kendi blogumun istatistiklerine bakıyorum. Oradan buradan kopyalanmış yazılar içeren bloglar günlük 1000 tekil ziyaretçi çekiyor. Neden benim blogum günlük ortalama 30 defa ziyaret ediliyor diye kendime soruyorum. SEO namına bir şey yapmadım, yapmam da zaten. Ben zaten elimdeki en değerli şeyimi sunmuşum.

Şimdi yazılarımın istatistiklerine baktım. 300 defa okunmuş, 100 defa, bazen 500 defa. Bu yerel gazetede yazan bir köşe yazarının istatistiğine yakın. Yoldan geçen 1000 kişi çok da önemli değil. Önemli olan yazılarımı okuyan insanlar var. Kim yolda 30 kişiyi çevirip bir yazı okutabilir? Hem de her gün.

Sonra günlük 30 tekil istatistiği çok memnun etti beni. 30 tekilin r10’da çok anlamı veya değeri olmayabilir ama ben 30 tekil ziyaretçimi çok önemsiyorum. Burada 30 insandan bahsediyoruz. Etli kemikli 30 insan. Benim düşüncelerimi günde 30 kişi okumaya geliyor. Aynı kişiler az olmakla beraber genelde farklı insanlar. Olaya adsense gözlüğüyle bakınca hiç anlamı yok ama burada tıklamadan çok daha değerli bir şey var. Beni dikkate alıp dinleyen 30 kişi var, bu insanlar genelde farklı kişiler ve her gün geliyorlar. Kim gerçek hayatında bu kadar geniş bir kitle ile fikirlerini paylaşabiliyor?

Sizi seviyorum 30 kişim.

Güncelleme : Yazıyı yazdığım gün 153 tekil kişi oldu. 🙂

Fazlasını Oku

Herkes Gitar Çalabilir

Kliasik Gitar
Kliasik Gitar

“Herkes gitar çalabilir”. Ne kadar masum ve teşvik edici değil mi? Ama bunu genelde gitar çalan bir arkadaşınızdan değil de, gitar eğitim seti satanlardan duyarsınız. Hayır efendim! Herkes gitar çalamaz. Bunun için belli bir müzikal yetenek ve bunun yanında bolca sabır ve çalışma gerekir. Bu yüzden “Herkes gitar çalamaz”.

Klasik gitardan yola çıkalım; Klasik gitar ile çok sesli klasik batı müziği çalabilirsiniz. Ama söylediğiniz şarkıya akorlar ile eşlik de edebilirsiniz. İkisinin arasında çok büyük fark vardır. “Ritim gitar” ne kadar garip bir gitar uzmanlık alanı. Bundan hareketle ritim keman veya ritim piyano da olabilir.

Ama ritim gitar denilen şey çok tüketildiği için her zaman ön plandadır. Yani yine bize az şeyi çok fiyata satma niyetindeler. Bilgisayar kursları da böyle değil midir? Sizi 9 ayda yazılım mühendisi falan yaparlar. Ama aslında gerçek hayatla ilgisi olmayan örnekler yaparlar. Bir işe girince o sertifika bir şeye yaramaz. Yazılım mühendisi olmak veritabanını bir dataTable nesnesine bağlamak mıdır?

Fotoğraf Makinesi
Fotoğraf Makinesi

Anlatmak istediğim hiçbir şey kolay yoldan elde edilmiyor. İllegal durumlar haricinde tabi.. Ben bundan 2 sene kadar önce DSLR kameramla fotoğrafçılığı öğrenme niyetindeydim. 1 sene kadar tüm fotoğraf dergilerini takip ettim, çoğu teknik kitabını okudum ve uyguladım. Bunun yanına kompozisyon ile ilgili kitaplar da ekledim. Fotoğraf makinesini sınırlarına kadar kullanabiliyordum. Şu çok popüler “arka bulanık nasıl yapılır” gibi soruları cevaplayabiliyordum.  Yani fotoğraf makinesini öğrenmiştim. Harici bir flaş alıp sektirme tekniğiyle portreler çektim. Ama “fotoğrafçılık” bambaşka bir şey.

Ama fotoğraf tekniklerini biliyor olmanız sizi bir fotoğrafçı yapmaz. Güzel fotoğraflar çekmek apayrı bir olaydır. Güzel fotoğrafın bir sürü tanımı olabilir, çeşitli disiplinleri içeren bir kavram olabilir. Ben güzel fotoğraflar çekemedim. En azından güzellik algım vardı ama bunu kendi çektiklerimde göremiyordum. Herkes fotoğraf çekebilir ama “güzel fotoğraf” herkes çekemez.

 

Fazlasını Oku

Türkiye 103.sü İlk Soruda Elendi

Bu başlığı direkt Youtube’den aldım. Kenan ışığın sunduğu kim milyoner olmak ister yarışmasında ilk soruda elenen talihsiz Türkiye 103.sü kızın dramını anlatıyor. Videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz, zaten çok kısa. Sonra üzerinde düşünelim.

“Bilgi” kolay elde edilen bir şey değil. Bilgiyi bu şekilde sınamak da yanlış. Zeka aramıyoruz, hepimiz biraz da olsa zekiyiz. Bu yarışmayı düşünün, 1 ay sonra siz yarışmaya katılacaksınız, ne okurdunuz? Ne izlerdiniz veya dinlerdiniz? Sanat tarihi mi? Türk edebiyatı mı? Yoksa ansiklopediyi rastgele açıp bölümler mi?

Yapacak hiçbir şey yok. Bu yarışma bilgi yarışması değil. Bu yarışmada şans olgusu çok önemli. Aynı tavla gibi. Satrançta ise böyle değildir. Kişi yenildiğinde yenilmiştir ve sorumluluk tamamen kendindedir. Ama son 5 yılda geçtiğimiz 100 yılda elde ettiğimizden daha fazla veri üretiyoruz. Verileri de anlamlandırıp bilgiye dönüştürüyoruz.

Tavla için “olasılık oyunu” derler. Kısmen doğru. Bir taşı en az kırılma olasılığı olan bölgeye oynatırız. Bazen taşı kırdırmak için bunu bilerek yaparız. Bu gibi olasılıkları düşündükten sonra, ki bu zaten “tavla oynamak” oluyor, geriye şans kalıyor. Mars olabilecekken atılan üst üste dört defa çift atıldığını gördüm. Biraz tavla bilgisi olan birinin şansı çok iyi oldu mu hiçbir usta onun karşısında duramaz. Belki onun şansını en az kayıpla defeder ya da kendi şansı döner de üstünlük kurmaya başlar.

Türkiye 103.sü ne demek? Öğrenci seçme sınavında (Artık kısaltması ne bilmiyorum) alınan puana göre yapılan bir sıralama. Ama bu başarı üniversiteye giriş için gereklidir. İnsanlar en verimli yıllarını garip garip şeyler öğrenmeye çalışarak harcıyor. İnşaat mühendisliğine puanınız tutuyor ama biraz da artıyor. İlla puanı sonuna kadar kullanmak için tıp okunur mu? Böyle bir meslek seçimi, hayatı devamını etkileyecek karar olmaz. Çok saçma gelmiyor mu sizin kulağınıza da. Herkes doktor olmak istiyor, herkes mühendis olmak istiyor.

Yapılan araştırmaya göre insanlar çalıştıklarında yetenekleri ile doğru orantılı seviyede iş yaparlarsa daha mutlu oluyorlar. Yanı başımızdaki sağlık ocağına gidiyorum, inanın 1 ay takılayım doktorun yanında, usta olurum, kalfa da değil. Gelenlerin %80’i ilaç yazdırıyor. Bilgisayardan listeden seçiliyor, sonra gidip eczaneden alıyoruz. Ekmek almak gibi. Biri mantar şikayetiyle mi geldi? 4 seçenek var, kombine de edilebilir. Travazol krem, medikal şampuan, antifungal(mantar tedavisi için) ilaç, sprey vesaire. Zaten sağlık ocağına insanlar çok basit hastalıklarla geliyorlar. Çünkü bazen hastanede bile teşhis koyamıyor uzman, o orada neyin teşhisini koyacak?

Soruda ne diyordu? “Çocuklar dibe daldığını kanıtlamak için genelde ne çıkarırlar?” deniz kabuğu, kum, ahtapot, yosun. Şimdi genelde diye bir soru olmaz. Bu insanların yaşadığı hayata, kendi alışkanlıklarına bağlıdır. Ben geçen denize gittiğimde dibe dalıp kabuklar çıkardım. Kum niye çıkarayım ki? İkisi de daldığımı ispat eder.

Bu yanlış cevap insanı aptal mı yapar? Hayır. Bilgisiz mi yapar? Hayır. Ya kralı gelsin benim teyze kızımın annesinin eltisi teyze kızımın neyi olur? Ya ne bileyim ben. Kayınço, bacanak biliyoruz da elti ile görümce, kaynata, kaynım anlam ifade etmiyor bana.

Sınavlar elemek içindir. Ama eleme ne derece başarılı orası ayrı bir soru. Ama siz oraya “ben Türkiye 103.süyüm” diye giderseniz beklentiler artar.

Fazlasını Oku

Temple Run ve Strateji Oyuncusu Farkı

temple-runTemple Run oyunu önce iPhone’larda daha sonra android işletim sistemini kasıp kavurmuştur. Hala daha zevkle oynanmaktadır. Temple Run ve Temple Run 2 50 milyon – 100 Milyon arasında indirilme rakamına ulaşmış durumda. Serinin diğer oyunları da var ama onlar daha çok belli bir proje ile birleştirilmiş oyunlar, ama mantık aynıdır.

Bir tapınaktan çıkışınızla oyun başlar, arkanızda dev bir yaratık vardır. Engellere çarparsanız canavar size yakınlaşır, ikinci hatada sizi yakalar. Bunun dışında koştuğunuz yolları da düzgün olarak geçmelisiniz. Sağa – sola dönmeli, bazen kaymalı, bazen zıplamalısınızdır. Oyun hayatında oyun oynamamış birine oynatıldığında dahi 5 dakikalık bir acemilik çekecektir, fazlasını değil. Aşağıda örnek oynanış videosu var.

Yani bakkaldan çikolata almak gibi. Gidin alın, yiyin. Strateji oyunlarında (rise of nations, warcraft, age of empires, red alert, starcraft gibi) durum çok farklıdır. Bir kişinin oyunun sistemini çözmesi fazla zaman alır, hele ki başka bir strateji oyunu oynamamışsa.

Ben Age of Empires’de 5 köylü yapmıştım. Kaynaklardan da 6 tane mağara adamı askerim vardı. 20 dakika sonra arkadaş Mahşerin Atlıları gibi geldi. Böyle kanatlı falan atlar. Benim 6 adamı göremedim bile, yani darmadağın etti beni. İlk sorunum köylü sayısıydı. Kaynak yoksa üretim de yoktur. Kaynaklar taş, odun, altın, yemek idi. Bunları dengeli bir biçimde toplamak gerekiyor. Yani sadece odun toplayayım ben diyemiyorsunuz. Nasıl olsa markette ticaret yaparım diyebilirsiniz. Ama gerçek ekonomilerde olduğu gibi siz markete odun sattıkça aldığınız fiyat düşer. Arz-talep konusu. Aşağıda da Age of Empires 2 oyununa ait görüntüler var.

Yani strateji oyunlarını tam anlamıyla öğrenmek için hatırı sayılır bir zaman geçmesi gerekirken Temple Run gibi kolay oynanabilir, kolay ulaşılabilir oyunlar çok daha fazla oyuncuyu kendine çekiyor. Zaten oyun oynamayan bir kitleye de mobil oyunlar “oyuncu” sıfatını verdi.

Sokakta 10 kişi çevirseniz artık en az 5 i Temple Run oynamıştır. Age of Empires ise daha hardcore oyuncuların oyunudur. Ve yayınlanmasından bu yana (Age of Empires II : The Age of Kings – 30 Eylül 1999) 14 sene geçmesine rağmen hala oynanıyordur. Çünkü bu tür oyunlarda kişiler kendilerini daha iyi ifade ederler. Birçok değişkeni kontrol etmeli, karşıdaki oyuncunun da stratejilerine göre kendi stratejisini düzenlemelidir. Hangi,  kaynağın eksik olduğu, hangi kaynağın lazım olacağı önemlidir. Karşıdaki oyuncunun askeri birlikleri, şehir savunması gibi bir sürü seçenek vardır. Buna teknolojik geliştirmeler de eklenince çok fazla seçenek olan bir oyun ortaya çıkıyor.

Bu iki oyunun oyuncuları arasında fark vardır. Aoe oynayanlar Temple Run oynayabilirler ama her Temple Run oynayan Aoe oynayamaz. Çünkü buna yeterli bilgisi, sabrı, isteği yoktur.

Fazlasını Oku