Bilgi Teknolojileri Çalışanı İşe Alım Teknikleri

Bilgi Teknolojileri çalışanı işe alımında nelere dikkat edilmeli ve bu konuda yapılan yanlışlar nelerdir, kendim bir çalışan olarak bu konulara değineceğim.

Sanayi devrimi başlangıcından uzun bir süre sonraya kadar insan kaynağı “gider” kalemi olarak görülüyordu. Daha sonra çalışanların beklenenden daha fazla değer yaratabileceği fikri ortaya atıldı ve bu uygulanarak doğruluğu görüldü. Böylece insan kaynağı artık “sermaye” olarak görülmeye başladı. Yani iyi eğitimli, işinde iyi bir çalışanı işi almanız, beklediğiniz minimum yararın üzerinde katma değer yaratabilir.

Ben son zamanlarda 2-3 tane Yazılım geliştirici pozisyonu için iş görüşmesi yaptım. Gördüm ki hala olay eski usul sorular, sıkıcı formlar, net ücret beklentileri çevresinde dönüyor. Benim görüşme yaptığım firmalar tam kurumsal olmasalar da “web tasarım” firması değildiler. İK sorumlusu geliyor, öz geçmişimdeki eski iş tecrübelerimi soruyor, ne yapıyordunuz? ne kadar ücret alıyordunuz? neden ayrıldınız? diye tekrarlıyor. Sonra içeri teknik diyebileceğimiz bir arkadaş geliyor, (genelde bu çalışacağınız birimin başındaki kişi oluyor) iş teknik kısma bulaşmaya başlıyor. Bazı teknolojilerden konuşuyoruz, “ama lazım olursa şunu da yapar mısınız” tarzında “her işe gelebilecek” adam aradıkları gerçeğini ifşa ediyorlar. Bu “her işe gelme” kavramını adaptasyon olarak inceleyeceğim. Ama benim bahsettiğim adaptasyonun bu biçimle alakası yok tabi ki.

Sonuçta ne ben onları tanıyabiliyorum ne de onlar beni. Fakat onlar genelde beni çok iyi tanıdıklarından eminler. Sorun da burada başlamıyor mu zaten? Her şeyden o kadar fazla eminiz ki. Benim onların beni tanıdıklarını sandıklarına emin olduklarını söylediğimde de bu geçerli.

Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta “en iyi” çalışanı bulmak değil, görüşme sırasında veya devamında karşılarındaki insanı daha doğru tanımaları. Bence bilgi teknolojileri çalışanının aşağıdaki konular üzerinden değerlendirilmelidir. Bunlar önem sırasına göre sıralı değil. Oval bir masanın etrafında oturan kişiler gibi eşitler.

 

Adaptasyon

Yukarıda “her işe gelen” terimini kullanmıştım. Firmaların en çok sevdiği özellik. Her işten biraz anlaması. Teker tokmak da olsa diğer projelere destek verebilmesi. Ama bu kesinlikle yanlış bir uygulama. Çalışan, çalıştığı konu, teknolojiler arasında hızlı hareket edebilmelidir. Yani React yerine VueJs kullanmaya karar verilirse, bu teknolojiyi hızlıca öğrenip adapte olabilmelidir. Front-end geliştirici bir çalışanın MS Excell’de bir makro yazması beklenmemelidir. Eğer bilgisi varsa yazar ama bunu öğrenmek için mesai ayırması yanlıştır. Kısaca çalışan kendi pozisyonu ve yakın konularda hızlıca geçiş yapabilmeli, gerekirse öğrenim için mesai harcamalıdır. Tabi bu çalışanın “kendi kendine öğrenebilme” yetisine sahip olmasını gerektirir. Bunu da inceleyeceğim.

Temel Bilgiler

İngilizce’de “foundation” olarak geçen, bir konu hakkındaki teknoloji bağımsız bilgileri kasteden “temel bilgi” den bahsediyorum. Mesela matematik. Herkes şöyle der “yazılımcının matematik bilmesi gerekir”. Evet çok doğrudur bu ama bunun tanımlanmış belli konuları yoktur. Matematik bilgisi iyi bir programcının yetenekleri çok fazla artacaktır. Algoritma geliştirme, soruna yaklaşım, insan-bilgisayar etkileşimi, kullanıcı deneyimi, kullanılabilirlik gibi konular programlama dili, geliştirme ortamı, hatta geliştirilen üründen bağımsız olarak dururlar. Yani bu bilgilere sahip bir çalışan konulara daha net bakar, daha hızlı çözüm üretir. Mesela ilişkisel veri tabanı tasarımını bilmemek bir eksiktir. Projede İVT kullanılmayacak olsa bile eksiktir. Eğer ekipteki kimse bunu bilmiyorsa ve yeni yaklaşımlar (doküman tabanlı) kullanılıyorsa kimse “bu veri seti için İVT daha iyi bir yaklaşım” demeyecektir.

Sonuç olarak bu tip temel teknoloji veya yaklaşımların bilinmesi çok önemlidir. Eğer çalışan yeni mezun ise ve belli temelleri varsa işe alınabilir. Çünkü gelişim temeller üzerinde olur.

Kendi Kendine Öğrenebilme

En geç üniversitelerin ilk yıllarında kazanılması gereken, bir olguyu öğrenmek için öğretmen veya formal bir eğitime gereksinim duymamak anlamına gelir. Şu yazımda bu konudan biraz bahsettim. Okul sürekli devam edemez veya yanınızda konuyu sizden daha iyi bilen biri olmayabilir ki olmaması çoğu zaman daha iyidir. Çünkü takıldığınız bir yeri size öğretmek yerine “yapmak” o kişi için daha mantıklıdır. Eğer yanınızda böyle biri varsa gelişiminize çok kötü etkileri olacaktır. Bir sorunla karşı karşıya kaldığınızda, onu çözebilmek için gerekli bilgileri kendinizin öğrenebilmesi gerekir. Belki en optimal yöntem olmaz yaptığınız çözüm fakat gelişiminiz için çok önemli ve öğreticidir.

Yabancı Dil

Evet bildiğiniz İngilizce. Türkçe içerikler ne yazık ki kaliteli değil. Eğer belli bir seviyeye gelmişseniz içeriklere “çöp” demek daha doğru olur. Kendi deneyimlerimle söyleyebilirim ki kaliteli içeriğe ulaşmak için teknolojinin ortaya çıkmasından sonra bir 4-5 sene kadar beklemeniz gerekir. Daha önceki yayınlar ya yardım dokümanlarının çevirisidir ya da güzel bir kitabın, konuyu anlamamış kişilerce yapılmış kötü çevirisidir. Bazen istisnalar olabiliyor ama genelde süreç böyle işliyor. Kullandığımız teknolojilere bakınca 4-5 yıl gibi süreler çok uzun. Yani biz iyi bir şekilde öğrenene kadar eskimiş veya büyük ihtimalle çok farklılaşmış olurlar. Bu yüzden İngilizce okuyup anlayabilin ki, iyi bir çeviriyi ya da kaliteli bir Türkçe yayını beklemek zorunda kalmayın.

Motivasyon Kaynağı

İnsanların çalışma hayatında en önemli itici etken motivasyondur. Peki motivasyonu nasıl sağlayacaksınız? Para, sosyal haklar, eğitim imkanları, iş tatmini? Firmanın motivasyon yöntemi ile kişininki aynı olmalıdır. “Kişisel Hedefler” başlığında da buna değineceğim. Motivasyon kaynağı para olan bir çalışan için işler daha kolaydır. %20 zam, yetmezse %50 zam. Bu çalışanı elinizde tutmanızı sağlar. Ama ne yazıktır ki üretken akılların para ile motive edilemediğini biliyoruz. Maaşı 5k ilen ona 10k teklif etmeniz, iş tatmini olmayan bir üretken akılı elinizde tutmaya yetmeyecektir. Firmanızın adım adım değil de koşarak büyümesini sağlayan da bu üretken akıllardır. Yani verilen bir görevi bitirip oturan değil, size yeni önerilerle gelen, yanlışlarınız varsa size bunları açıkça söyleyen insanlardır. Büyük firmaların hayal gibi ofisler kurmasının sebeplerinden biri de budur. Onları şımartmak için değil, daha fazla verim almak için bu olanakları sağlarlar. Üretken akılları bünyenize katmaya çalışın ama bilin ki onları maddi değerlerle elinizde tutmanız çok zordur.

Kişisel Hedefler

Kişisel hedefler. Herkesin hedefleri vardır değil mi? Çalışanların da şirketlerin de. Benim amacım olabildiğince para kazanıp hayalimdeki arabayı satın almak olsun. Ben işten eve geldiğimde freelance işler yaparak bu hedefe yaklaşmaya çalışıyorsam bilin ki ertesi gün uykulu gözlerle ofise geleceğim. Ne işte, ne de iş dışında şirketin menfaatini düşünmekten çok kendi hedefime ulaşmaya çalışacağım. Eğer şirket hedefleri ile çalışan hedefleri uyuşmuyorsa bırakın, hiç uzmanlıklara, mezuniyet derecelerine bakmayın. Orta ve uzun vadede kesinlikle sorun yaşayacağınız aşikardır. Eğer hedefler aynı ise o zaman bu çalışan size verimli olacaktır. Aksi takdirde sadece sıradan bir çalışan değil, verimsiz bir çalışan olacaktır. Belki de en önemli nokta burada. Hedeflerin uyuşması.

Merak

Ne alaka? dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bildiğimiz merak. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras. Bilimin gelişmesinde, teknolojide, felsefede en önemli olgu meraktır. Merak duygusu tatmin edilip öyle beklemez. Merak sürekli acıkır. Öğrendikçe daha çok meraklanırız. Daha sonra yine merakımızı gidermeye çalışırız. Bu sonsuz bir döngüdür. Biz bir şeyleri merak edip öğrenirken aslında çok önemli konuları bir çırpıda aşmış oluruz. Çünkü merak sınava çalışır gibi tatmin edilmez. Bazen sabahlara kadar uykusuz kalmamızı sağlayacak derecede entelektüel bir uğraştır merakımızı tatmin etmek. Meraklı insanlarla çalışın, yalnız neyi merak edeceklerine kendileri karar verirler. Siz sadece bu süreçte kullanabildiğiniz şeylerle yetinmelisiniz.

Heyecan

Çalışan aradığınız pozisyondaki bir iş için heyecan duyuyor mu? Mesela bana ne kadar para verirlerse versinler, sürekli web sitesi yapma döngüsünden hiçbir zaman heyecan duyamayacağım. Ama makine öğrenmesi, derin öğrenme gibi konular üzerinde karın tokluğuna çalışabilirim. Heyecan da çok büyük bir motivasyon kaynağıdır. Hatta hedeflerimizin, meraklarımızın, beklentilerimizin anahtarı budur. Bunca şeyi tek tek analiz etmek yerine çalışanın aradığınız pozisyonda çalışmak için heyecan duyup duymadığına bakın. Çok kısa ve öz bir yoldur. Bence çoğu zaman da işe yarar.

Sonuç

Bu yazıyı yazarken kimi zaman şirket sahiplerine, kimi zaman çalışanlara, kimi zaman da İK profesyonellerine seslendim. Bunu bilinçli olarak yaptım. Çünkü doğru insanın, doğu işte istihdam edilmesi zor ve karmaşık bir süreçtir. Tarafların birbirlerini çok iyi anlaması gerekir. Tabi kendilerini de.

Fazlasını Oku

Yeni Nesil Girişimcilerin Gözardı Ettikleri Konular

Girişimcilğin Vikipedi tanımına bakalım;

Girişimci; ticaret, sanayi gibi alanlarda sermaye koyarak bir işi yapmaya girişen, kâr amacıyla riski üzerine alan kişidir. Girişimci mal ve hizmet üretebilmek için bütün üretim öğelerini en iyi koşullarda bir araya getirir. Kâr amacı güderek riski üzerine alır ve ihtiyaçları karşılamak için üretim öğelerini satın alır, bunları bir araya getirecek imkânı sağlar.

Bir süredir İnternet ekosisteminde sıkışmış bir kavram. Oysa girişimci kullanabildiği teknolojiler arasında sıkışıp kalmamalıdır. Mesela biri çıkıp “ben bitmeyen pil yapacağım” demeden önce temel fizik ve termodinamik yasalarına bakmalıdır. Yani bir girişimci atıktan enerji üretebilir, şarj sorununa çözüm bulabilir veya konsept bir cafe açabilir. Bu yüzden yeni nesil girişimcilerin bilmesi gereken temel konular vardır. Ben birkaçını yazayım;

  • Yüksek matematik
  • İstatistik
  • Temel fizik, elektrik ve optik fiziği
  • Temel elektrik ve elektronik
  • Temel biyoloji
  • Temel Kimya
  • Bilimsel düşünme disiplini

Girişimci bunların hepsini bilmek zorunda değildir tabi, fakat ne kadar bilirse fikirlerini gerçeğe dönüştürme şansı o kadar artar ve belli bir teknolojiye bağlı kalmadan daha geniş düşünebilir. Girişimci aşağıdaki konuları da bilmesi gerekir;

  • Vergi politikaları
  • Muhasebe
  • Finans
  • Maliyet muhasebesi
  • Menkul kıymetler yönetimi
  • Pazarlama
  • İşletme fonksiyonları
  • İnsan kaynakları

Bu kadar yazdıktan sonra ana fikre geri dönüyorum. Mesela geçenlerde bir survival kit (hayatta kalma) aracı düşündüm. Dahili bataryası olsun, deprem gibi afetler için yüksek ses çıkarabilirsin, radyo yayınlarını yakalayabilsin, GPS sinyallerini kullanabilsin hatta ateş yakabilsin diye düşündüm. Sonra bataryanın tekrar nasıl doldurulabileceği üzerinde düşündüm, güneş panellerini araştırdım, dinamo çalışma prensibini öğrendim. Saklanan enerjinin ne kadar verimli olabileceğini merak ettim. Ama bunlar elektrik fiziği ve son teknolojik uygulamalarını bilmeyi gerektiriyordu.

Herkes mühendis olmak zorunda değil ama yaşadığımız çevreyi, doğayı tanımadan, teknolojinin şuan neler yapabiliyor olduğunu bilmeden bu konularda çözüm üretmek çok zor. Girişimci gruplarında sürekli motivasyon, başarı öyküleri, başarılı girişimcilerin sözleri yankılanıyor. İnsanları girişimci olmaya güdüleyebilirsiniz. Fakat asıl nokta vizyon genişletmek. Bunu da temel bilimsel eğitim ile sağlayabiliriz.

Dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir.
Karl Marx

Fakat anlamadan nasıl değiştirebiliriz?

Fazlasını Oku

Dunning Kruger Sendromu Nedir?

Dunning–Kruger etkisi ya da Dunning–Kruger sendromu, Cornell Üniversitesinin iki psikologu Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir. Hani kabaca söylemek gerekirse “Cahil cesareti”dir. Şöyle ki; bir konuda az bilgili insanların (o konunun cahili) kendinden daha emin olmalıdır. Yani bunu günlük hayatın, iş yaşamının, eğitimin geneline yayarsak, daha az bilgili insanların kendine güveni yüksek, kendinden emin olma eğilimi vardır.

Burada söz konusu edilen zeka veya yetenek değildir. Az bilgili insanlar cehaletlerinin farkına varmazlar ve sorun da burada başlar. Bir şeyi öğrenebilmek için önce bilmemek gerekir. “Ben şu konuda üzerime adam tanımam” diyen biri daha sabit fikirli ve eleştiriye kapalı olur. Bununla ilgili güzel bir grafik var aşağıda. Burada görüldüğü gibi, kişi az bilgili olduğu durumda kendinden çok emindir. Eğer bilgisi belli bir miktar çoğalırsa kendine olan güveni çok keskin bir şekilde düşer. Yani cehaletinin farkına varır.

Tabi bu fenomen yeni keşfedilmiş bir şey değil. Birçok düşünür aslında buna benzer bir anlam ifade eden sözler söylemişlerdir. Birkaç örnek;

“Akıllılar hep kuşku içindeyken aptallar küstahça kendinden emindir.”
Bertrand Russell

“Az şey bilirsek, bir şeyin doğruluğuna emin olabiliriz. Bilgi artınca kuşku da artar.”
Goethe

“İnanmak kolaydır, şüphelenmek daha çok güçtür. Şüphe etmeden ve zeka eseri sualler sormadan evvel, tecrübe, bilgi ve düşünmek lazımdır.”
Dale Carnegie

 

Aslında yazıyı burada bitirecektim ama kendi gözlemlediğim birkaç olayı örnek vermek istedim. Mesela uydu kanallarında 2000 TL’lik telefonun 200 TL’ye satıldığını görmüşsünüzdür. Bunlar telefonun ucuz ve kalitesiz bir kopyasıdır. Fakat bunları alan kişiler ucuz bir kopya olduğundan habersizdir. Herkesin 2000 TL ödeyerek aldığı telefonu onda biri fiyatına aldıklarını düşünürler. Aslında bunun altında diğer insanlardan daha zeki olduğunu düşünme gibi bir hissiyat vardır.

İzin verirseniz kişisel bir tecrübemi paylaşayım; Bir bayan arkadaşımın İnternet tarayıcısında bir sorun vardı ve yardım etmem için beni aradı. Ben de ona Google Chrome’un nasıl indirileceğini tarif ettim. Bilgisayar programcısı olan biri için rutin bir iş değil mi? Ama arkadaşım için öyle değildi. Bana “Oha abi, sen bilgisayarı yutmuşsun” tarzında iltifatlarda bulundu. Ama her aklı başında insan gibi ben de bu iltifatların saçma olduğunu düşündüm. Bazen sizin zekanız, uzmanlığınız veya başarınız diğerlerinin cehaleti olabiliyor.

Ben bilişim/teknoloji pozisyonlarında bir mülakat yapsaydım soracağım ilk soru “neleri bilmiyorsunuz?” olurdu. Tamam, bildiklerin senindir. Fakat bilmediklerinden haberin var mı? Burada güzel denge bildiklerinle üretim yaparken bir yandan da “nasıl daha iyi yaparım” veya “nasıl daha kısa sürede yaparım” sorularını kendine sormaktır.

Fazlasını Oku

Bilişim Sektöründe Engelli Personel İstihdamı

Engelli ÇalışanYazıya ilk önce tanım ile başlayayım. Engelli demek ne demektir? Doğuştan veya sonradan, kaza sonucu fiziksel, zihinsel, ruhsal, sosyal yeteneklerinin bir kısmını veya tamamını yitirmiş kişilerdir. Dünyada bir milyardan fazla insan herhangi bir tür engellilik ile yaşamakta, 200 milyon insan ise ciddi derecede yaşamında zorluklarla karşılaşıyor. Klasik olarak söylemek gerekirse hepimiz birer engelli adayıyız. Engelli bireylerin toplumsal olarak farkında olmalı ve her alanda fırsat eşitliğini sağlamalıyız. Buna pozitif ayrımcılık da dahil. En önemlisi iş yaşamında engelli bireylere yaklaşımımız. Engelli bireylere iş yaşamında fırsat eşitliği sağlamak bizim görevimiz olmalı. Tekerlekli sandalye bir bireyin müdür olmasını engellemez. Aksayarak yürüyen bir engelli diğer çalışanların motivasyonunu düşürmez.

Ben kendi sektörümden yani bilişimden bu konuya bakıyor olacağım. Evet ben de bir engelliyim. Bu yüzden son bir ayda 3 tane tam bana uygun iş ilanına başvurdum ama hiçbirine mülakata dahi davet edilmedim. Eğer engelli olduğumu kocaman yazmamış olsaydım en azından mülakata çağırırlardı. Daha önce yazmıyordum, bunun dürüst bir davranış olmadığını düşünüyordum ama artık gördüm ki, önyargılar ve bilgisizlik yüzünden İK birimleri kişileri eğer engelli ise önce engelinden sınıfta bırakıyorlar. Evet ben engelliyim ama Front-end geliştiricisi olarak çalışmak için herhangi bir engelim yok. Ağrı kesici içtiğimde ise kimse bende bir problem olduğunu düşünmez bile.

Engelli AtletİK tarafında çok cahilce ve önyargılı bir tutum var. Niteliklerinizden çok engeliniz ile ilgileniyorlar. Yabancı dil bilmeniz, iyi bir üniversiteden mezun olmanız arka planda kalıyor. Önce beni bir birey olarak değerlendir, sonra engelimle yapacağım iş arasında nasıl bir ilişki var, neler yapabiliriz ona bakalım. Kamu ve özel sektörde aynı il sınırları içerisinde 50 veya fazlasında personel çalıştıran iş yerleri %3 oranında engelli personel istihdam etmek zorundalar. Ayrıca eğer bu limite ulaşmıyor olsanız bile devletin teşvikleri söz konusu. Ama ceza ödememek için engelli personel işe alıp “evinde kal sen” deyip maaş ödeyen işletmeler bile var. Burada sorun maaş vermek değil. Engelli bireyin topluma adapte olması, kendi maddi özgürlüğünü kazanması ve kendini işe yarar hissetmesi. Zaten engelli olsun olmasın hepimiz bu gibi sebeplerle çalışmıyor muyuz? Bu engelli bireyi dışlamak olur.

Tabi iş dışında toplumsal yaşamda engelliler daha fazla engelle karşılaşmıyor mu? Tabi ki karşılaşıyor. Ama iş yaşamı bunlardan biraz daha farklı bir konumda. Engelli bir baba evini geçindirmek ister, hayatını çalışarak idame etmek ister. Bayanlar da aynı şekilde engelleri izin verdiği derecede bir işle uğraşmak ve kendini gerçeklemek ister.

Bir sorun da ücretler konusunda var. Siz ne kadar tecrübeye sahip olursanız olun size komik ücretler teklif ediyorlar. Engelli olmayı biz seçemiyoruz. Bir gün umarım siz de seçim yapamama durumunu deneyimlemezsiniz. Hatta büyük fabrikalarda çalışan arkadaşlarımdan gözlemlerini dinledim. En ücra köşelerde, kimsenin gözünün önünde olmayan yerlerde iş yaptırıyorlar. Yani şirketin danışma bölümünde bir engelli olamaz öyle mi?

Engelli KızTekerlekli sandalyeye mahkum bir engelli çok iyi bir yazılımcı, tasarımcı olabilir. Çok kalifiye değilse veri girişi veya editöryal işleri yapabilirler. Biz topluma ait olduğumuz gibi engelliler de topluma aittir ve onları(bizi) görmezden gelemezsiniz. Ben ortopedik engelli yazılımcı ile çalışma fırsatı buldum. Gayet saatinde işine geliyor, tutkulu bir şekilde çalışıyordu. Ben de bu şekilde çalışmalıyım, çalışmak zorundayım. Ben garsonluk yapamam, ayaklarım problemli, yük taşıyamam, satış elemanı olup saatlerce ayakta duramam. Bu yüzden bilişim sektörünü seçmiş olmam engelli olduktan sonra bana çok büyük bir hediye oldu.

Buradan İK profesyonellerine de seslenmek istiyorum. Mülakata bir engelli çağıracaksanız, öncelikle engeli hakkında bilgi alın ve bunun üzerine biraz çalışın. Olmadı siz aşağıdaki kitabı önerebilirim;

http://www.kitapyurdu.com/kitap/engellilerle-360-iletisim/273977.html

Engellilerle 360 Derece İletişim

Peki siz? Engelli bireylerin iş yaşamlarında bulunduğu yerin farkında mısınız?

 

Fazlasını Oku

Kamu Sektörü ve Başarısızlığa Hoşgörü

SecBegenAlKamuTarifesiKamu kurumlarından zaman zaman hepimiz şikayetçi olmuşuzdur. İşler yavaş yürür, sistem gider, kuyruk vardır, sıra bozulur vs.. Peki bu neden böyle olmak zorunda? Özel sektör firmalarında olabildiği gibi kamuda da az veya çok çalışan insanlar vardır. Bunun sebepleri görev tanımları, geleneksel iş yapış şekilleri veya işini savsaklama olabilir. Kesin bir şey varsa o da kamu sektöründe başarısızlığa olan hoşgörüdür. Ben kamuda da, özel sektörde de çalışmış biri olarak bunu görebiliyorum. Özel sektörde deadline olayı vardır. Eğer işi sarkıtırsanız size belli bir tepki gösterilmesi muhtemeldir. Eğer bu sürekli devam ediyorsa işinize son verilmesine kadar ulaşılabilen bir sürece gider.

Ben bir ilçe belediyesinin bilgi işlem biriminde çalıştım. Çok değil, 1 ay kadar. Yapabileceğim en doğru tespit şu; kimsenin acelesi yok. Gerçekten öyle saat 4 olmuşsa ve bir iş gelmişse onu yarına atabiliyorsunuz. Saat 5’e kadar yetiştirmenize gerek olmuyor, eğer iş başkan veya yardımcısının işi değilse. Bu ataletin önüne geçmek de mümkün değil. Eğer siz bu zinciri kırmaya çalışırsanız göze batarsınız.

Kamuda çalışan memurların iş akitlerine son verilmesi kolay bir olay değil. Eğer ayıp, yüz kızartıcı bir suç işlemezseniz en fazla başka bir yere tayin edilirsiniz. Taşeron çalışanlar için de pek fazla tehlike yok gibi. Kimse kimseden bir “yıldız” olmasını beklemiyor. Bir şekilde işlerin yürümesi yeterli. İnsanların devlete bakışları zannedersem bu davranışların temelindeki etken. Devlete sağlam kapı gözüyle bakılıyor genelde. Yoksa kimse çocukken “ben büyüyünce memur olacağım” diyerek memur olmaz.

Ha bunun dışında kamuda çalışan ve gerçekten çok yoğun çalışan arkadaşlarım da var. Bu kurumdan kuruma değişebiliyor. Ben genel anlamda tecrübe ettiklerimi yazıyorum sadece. Ben bilgi işlem bölümündeydim ve bir bilgi işlemcinin bilmesi gereken çoğu şeyi bilmiyordum. Yazıcı neden kağıt sıkıştırır, ağ bağlantım neden gitti, bilgisayarım çok yavaşladı gibi sorunlar benim cevaplayacağım şeyler değillerdi. Ben program yazarım, web sitesi yaparım ama diğer işler benim işlerim değil. 1 ay boyunca oturduktan sonra buranın bana göre olmadığına karar verdim ve işten ayrıldım. İnsan kaynakları bölümüne kısaca durumu özetledim. Onlar da “kimse sana bunları bilmen gerekiyor diye zorlayamaz” dedi. Asıl sorun oradaydı zaten. Ben işe yaramadığım bir yerde neden var olayım? Ve inanın bütün gün orada İnternet’te sörf yapmak oldukça sıkıcı.

İşten ayrıldığımda çoğu kimse bana “yahu niye çıkıyorsun, maaşın yatmıyor mu” diye serzeniş etti. Ama bu sürdürülebilir bir iş değil. Yarın iktidar değişir, kadroda azaltmaya gidilir ve ben kendimi kapıda bulurum. Ben 3 sene orada çalışsam körelirim. Daha sonra nasıl iş bulacağım peki? Asıl sorun insanların beklentilerinde yatıyor. Sabit ve aksamayan maaş, başarısızlığa gösterilen hoşgörü insanları rahat hissettiriyor. Bu da büyük bir anlamsızlık ve motivasyon eksikliği getiriyor. Belkide kamudaki ataletin sebebi de budur.

Özel sektörde performans değerlemesi sonrası prim veriliyorsa, düşük performansa da ceza gelmelidir. Burada cezadan kastım uyarı, bazı imkanlardan men gibi basit şeyler. Amaç insanları cezalandırmak değil. Cezanın buradaki anlamı yüksek performanslı çalışanlara gösterilen imkanların bazılarını kısmak olabilir. Bill Gates her yıl yüksek performanslı %10’u terfi ettirirken %10 düşük performanslı kitleyi de işten çıkarırmış. Bu da bir yaklaşım. Ne kadar doğrudur tartışılır.

İnsanların motive olması gerekir. Motivasyon yoksa ilerleme ve gelişme yoktur. Bu çoğu ataletin sebebi motivasyon eksikliğidir. Kişisel olsun, grup olsun.

Fazlasını Oku

Evden Çalışma Üzerine

Evden Çalışmak
Çalışıyorum beeen

Bu yazı freelancer çalışanları kapsamamaktadır. Hali hazırla bir şirkette tam zamanlı çalışan ve evden çalışma imkanı olan çalışanları kapsar. Günümüzde gerek teknolojik gelişmeler, gerekse iş yapış şekillerindeki değişmeler çalışanların işlerini ofis yerine evlerinden de yürütebilmelerine imkan veriyor. Bazı şirketler evden çalışmayı desteklerken bazılarıysa kısmi olarak destekliyorlar. Bir kısım şirket de evden çalışmaya imkan olmasına rağmen izin vermiyor.

Evden çalışma ilk bakışta çalışan için çok güzel ve özel bir deneyim gibi gözüküyor. Evden para kazanmak.. Kulağa hoş geliyor ama bu demek değil ki öğlene kadar uyumak, sonra birkaç saat çalışıp gezmek, tozmak. Evden çalışmaya izin verilmesinin sebepleri çeşitli olabiliyor. İşin fıtratı, ulaşım zorlukları, bedensel engeller, verimlilik gibi nedenler evden çalışmayı hem çalışan hem de şirketler tarafından cazip kılabiliyor.

Ben konuya Google ile devam edeceğim. Google’ın ofislerindeki imkanları duymuşsunuzdur. Duymadıysanız buraya alalım. Google da çalışanlarına evden çalışma imkanı sunan şirketlerden. Fakat uygulamada bunu tam tersine çevirmeyi amaçlıyor. Öncelikle ofisleri dar ve dağınık. Bunun sebebi de insanların kalabalık ortamlarda daha verimli olduklarına dayanıyor. Google bu tip ortamlarda fikir ve bilgi alışverişi üst düzeyde ve üretkenliğin yüksek olduğunu düşünüyor. Buna uygun olarak insanların kafa dinlemeleri için de bir sürü imkan var. Uyuma kapsülleri, bilardo masaları, açık kafeteryalar gibi. Yani ikisini denge içerisinde sunmaya çalışıyorlar.

Bu yönden bakınca benim görüşüm de kalabalık ofislerin üretkenlik açısından daha iyi olduğu. Kendi çalıştığım yerlerde de kişisel olarak bunu gözlemledim. Hatta bir ofiste kendi odam vardı ve orada geçirdiğim 2 ay geçirdiğim en verimsiz 2 aydı diyebilirim. Pardon, söz konusu olan evden çalışmaydı. Evden çalışmak da odada yalnız çalışmaktan pek farkı olmayan bir eylem. Tabi bunu bazı iş kollarını ayrı tutarak söylüyorum. Elbette ki evden daha verimli çalışılabilen alanlar vardır ama genellikle üretim yapılan, yaratıcı çözümler istenen iş kollarında evden çalışmak kesinlikle daha verimsiz olur diye düşünüyorum.

Google bunu şirket kültürü olarak içselleştirmiş. Kendi tecrübelerim de bunu doğrular nitelikte. Bu nedenle ben de aynı fikirdeyim. Evden çalışma opsiyonu özellikle trafik problemi fazla olan, bedensel engeli bulunan kişiler tarafından kullanılmalıdır. İnsanlar bir arada daha üretkenler.

Siz evden çalışma konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Fazlasını Oku

Teknogirişim Ofisleri Çalışanlarına Nasıl İmkanlar Sunmalı?

Teknoloji Ofisi

Bir teknogirişim ofisi nasıl olmalı? Yani teknoloji geliştirilen bir ofiste çalışanlara nasıl imkanlar sunulmalı? 10 yıldır çeşitli şirketlerde çeşitli pozisyonlarda çalıştıktan sonra “şöyle olsaydı” dediğim konuları ele alacağım. Marissa Mayer  Yahoo’da evden çalışma sistemini iptal etmişti, bilenler bilir. Çünkü insanların şirkette kahve molalarında, yemeklerde beraber vakit geçirdikleri her zaman daha üretken olduklarını düşünüyor. Ben de buna katılıyorum. Ama bu çalışanları ofise kitlemek anlamına gelmiyor. Yöntem olarak ofislerin daha çok çalışılabilir tasarlanması ve sunulan imkanların ofiste kalmayı cezbedici hale getirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Tabi burada sayacağım imkanları her şirket sağlayamayabilir. Gerek maddi yönden gerek diğer prensiplerden ötürü bunu sağlamayabilirler. Ben aklımdaki ideal ofisi anlatmaya çalışacağım. Bunları bazı başlıklar altında toparlayacağım ve yönetim-çalışan ilişkisine hiç değinmeyeceğim. Yani ben ofis imkanları ve insanları üretken kılmak için ne gibi iyileştirmeler yapılabilir konularına değineceğim.

Ofis Ortamı

Ofis ferah ve gün ışığını bolca alan bir yapıda olmalı. İnsanlar odalara tıkıştırılmamalı. Bir keresinde bir iş yerinde kendi odam vardı. O kadar sıkıcıydı ki anlatamam. Belli fokus gruplar aynı ortamda çalışabilmeliler. Yemek, kahve, sigara molaları da çok önemli çünkü buralardaki iletişim çok üretken oluyor. İş fikirleri, iş dışı sohbetler hep bu zamanlarda yapılıyor.

Çalışma Alanı

Çalışma alanları kişiselleştirilebilir olmalı. Belli bir sıra düzeninde dizilmiş masalar, okul sıraları gibi sabit mobilyalar uygun olmuyor. Kimisi çift ekran çalışır, kimisi not defterine alan arar, kimisi bir ışık kaynağı daha ister. Bu yüzden çalışma alanı çalışana bırakılmalıdır belli oranlarda.

Araç Gereç, Donanım

Çalışana ilk işe başladığında boş bir bilgisayar verilmemelidir. Kullanıcı hangi işletim sisteminde çalışmak istiyorsa ona göre bir bilgisayar tahsis edilmelidir. Bu iMac olabilir, macbook pro olabilir veya masaüstü pc olabilir. Ayrıca gerekli donanımın yanında ek araçlar da sağlanmalıdır. Android geliştiricisi ise bir Android telefon tahsis edilmelidir. Birgün Ahmet’in, bir gün Mehmet’in telefonunu ödünç alarak bu iş yürümez. Kimse de telefonunu bu işlere ayırmak zorunda değil.

Eğitim

Söz konusu teknoloji olunca eğitim ve gelişimden söz etmeden olmaz. Şirketlerin düzenli olarak çalışanlarını eğitim ve seminerlere göndermesi gerekir. Bu şekilde eğitim ve gelişim şirket politikası olarak görünür. Çalışanlar da bunu bu şekilde özümserler. “Bize bilen değil, öğrenebilen eleman lazım” dedikleri zaman çalışanlarına eğitim imkanlarını da aynı şekilde sunmaları gerekir.

Sosyal

Çalışanların birlikte vakit geçirebilecekleri alanlar olmalıdır. Kahve köşeleri, barbekü yapılan teraslar gibi. Bunun dışında tatil günlerinde şirket tarafından düzenlenecek piknik, kamp gibi etkinlikler de çalışanların arasındaki iletişimi artıracaktır.

Ekstralar

Bunların dışında  birçok imkanı çalışanların şirkete olan bağlılıklarını ve ofise istekle gelmelerine yardımcı olacaktır. Bir teknogirişim şirketinden bahsediyorsak özellikle resperry pi, arduino kartlar ve aksesuarlarla robotik hobi çalışmaları gibi aktiviteler de yerinde olacaktır.

Bir çalışan olarak siz hangi imkanların sunulmasını isterdiniz?
Bir girişimci olarak siz çalışanlarınıza hangi imkanları sunuyorsunuz?

Fazlasını Oku

Rüya Gibi Ofisler ve Neden Böyleler?

Rüya Ofis

Rüya gibi ofislerle ilgili sanırım daha önce çok şey okudunuz, gördünüz, arkadaş arası muhabbetini yaptınız. Özellikle teknoloji girişimleri bu konuda çok hevesli ve istekliler. Çalışanlarının çalışma ortamlarını bazen rüya diye tanımlayabileceğimiz bir hale getiriyorlar. Peki neden? Buna biraz sonra değineceğim. Öncelikle bazı şirketlerin çalışanlarına sunduğu imkanlara değinelim.

Şüphesiz Google bu konuda başı çekiyor. İnternet’in her alanında olduğu gibi Google bu konuda da iddialı. Ücretsiz yeme/içme, kütüphane, akvaryum, masaj odaları, hazırda bulunan doktorları, voleybol sahası ve bilardo masaları gibi imkanları ile çalışanlarını oldukça memnun ediyor gibi. Forbes dergisi bir araştırmasında ABD’de en çalışılabilir şirket olarak Google’ı belirlemiş. Bu gibi imkanların dışında Google çalışanlarına ücretsiz check-up imkanı ve 12.000 $’a kadar eğitim kredisi sunuyor. Hatta bunlarla yetinmeyip çalışma alanlarını yemek alanlarından 100 metre daha uzağa konumlandırmıyor. Gerçekten çok güzel imkanlar. Yahoo, Facebook gibi şirketler de bu konuda oldukça cömertler.

Son zamanlarda gelen bir haber Roche şirketindendi. Roche artık çalışanlarının işe gelme zorunluluğunu kaldırdı. İlgili habere buradan ulaşabilirsiniz. Diğer taraftan da Yahoo aksi bir politika izleyerek zaten var olan uzaktan/evden çalışma imkanını kaldırdı. Bu konuda firmalar değişik politikalar izleyebiliyorlar. Roche’un yaptığı açıklama ise çok güzel. Çalışanların gözünde de Roche iyi bir firma olmak istiyor. Gerçekten de çalışanların gözünde iyi olan özellikle büyük bir firma, müşteri memnuniyeti konusunda da iddialı olur.

Şimdi gelelim şirketler çalışanlarına bu imkanı neden sunuyor sorusuna. Cevap aslında çok basit. Üretken akılları bünyelerinde tutabilmek için. Peki üretken akıl nedir? Üretken akıl bir işi sadece ey iyi yapan değil, şirketi fikirleriyle, iş yapış şekliyle ileriye taşıyan insanlardır. Bu insanları para ile bağlamak biraz zor olsa gerek. Çünkü bu tip insanlar daha farklı bir karaktere sahip oluyorlar. Özgürlük onlar için önemli. Görüşlerinin dinlenmesi, kendisine gereken saygının gösterilmesini isterler. Şirketleri büyüten, yenilikler getiren hem bu tip insan topluluklarıdır. Standart çalışan verilen işi yapar. Ama üretken akıl üretir, geliştirir, ileriyi görür.

Peki siz çalışanlarınız için ne gibi imkanlar sunuyorsunuz?

Fazlasını Oku

Hayatımıza Şekil Veren Öncelikler

ÖnyargıAslında yazının başlığını “Hayatımıza Yön Veren Öncelikler” olarak belirleyecektim ama bu başlık daha uygun gibi. Hayatımızı nasıl yaşadığımızı, gelecekte ne olacağımızı, ne durumda olacağımızı belirler öncelikler. Mesela evlenme hayali ile üniversiteye başlayan birinden akademik bir başarı bekleyebilir miyiz? Çünkü onun önceliği evlenebileceği bir kız/erkek bulmak ve okulu bitirip evlenmek. Eğer işe gidip gelmek sizin için sıkıcı bir rutin ise, önceliğiniz paradır. Yok hayır işinizde başarılı olmak için çalışıyorsanız, yeni bir şeyler üretmek, doğru yönetmek için oradaysanız ve yaptığınız işten zevk alıyorsanız önceliğiniz daha başkadır.

Özellikle iş yaşamında bu ayrım çok önemli. Para kazanmak tabi ki her kişinin, her girişimin ihtiyacı olan şeydir. Çünkü var olmak için para lazım. Şöyle bir ayrım da var tabi ki; yaptığınız iş sizi tamamlıyor mu yoksa sadece para kazanmak için yaptığınız bir rutin mi? Bir şirkette çalışıyorsunuz diyelim ve kafanızda projeler var gerçekleştirmek istediğiniz. Burada önceliğiniz şirket değil sizin projeleriniz ise, hem siz hem de şirket hedefleri aynı değildir diyebiliriz. Eğer aynı yolda yürümüyorsanız bu pek olumlu sonuçlar doğurmayacaktır.

Pratik hayatta da önceliklerimiz vardır. Mesela herkesin dilindedir “Bir telefona 3000 TL verilir mi?” diye. Eğer önceliğiniz o telefona sahip olmaksa verirsiniz. Telefona bu bütçeyi ayırmayan bir insan 100.000 TL’lik bir araba kullanıyor olabilir. Burada öncelik değişiyor sadece. Tahmin ediyorum kimse maaşında %50 oranında bir artışa “hayır” demeyecektir. Peki kazandığımız para önceliklerimizi değiştirir mi? Bunu ben de merak ediyorum.

Bu yüzden hayattaki önceliklerimize dikkat etmeliyiz. Fazla para harcadığımızda, işimizden memnun olmadığımızda, eğitimde başarısız sonuçlar aldığımızda önceliklerimizi değerlendirmemiz gerekir. Ben ne yapıyorum? Ne için yapıyorum? Geçindirmeniz gereken bir aileniz varsa çalışmak zorundasınız haliyle. Ama sırf %20 daha fazla para kazanacağım diye mutlu olmadığınız veya mutlu edemeyeceğiniz bir yerde çalışmayın, o işi yapmayın.

Öncelikler  önyargılara benziyor. Aslında hızlı karar almamıza yardım ediyorlar.

Fazlasını Oku

İş Yaşamında Güven

Güven

Güven çok zor kazanılan ama çok kolay kaybedilebilen bir olgu. Bunu günlük yaşamımızda da görebiliriz. Arkadaşınızla 10 senedir arkadaşsınız ve aranızda hiç bir problem olmadı. Arkadaşınızdan 1000 TL borç aldınız ve bunu ödemediniz. Aksine alışverişler yaptınız ama borcu ödemeye hiç girişmediniz. Artık arkadaşınızın gözündeki güveni kaybetmiş olursunuz. Artık size sadece maddi konularda değil, diğer konularda da güvenmeyecektir. Bu güveni tekrar inşa etmek çok zordur. Aynı iskambil kağıtlarından yapılan kuleler gibi. Yapması çok zordur ama bir darbeyle yıkılırlar.

Aynı zamanda iş yaşamında da güven benzer şekilde işler. İşveren veya çalışanlar arasında benzer bir güven ilişkisi vardır. Diyelim ki siz bir gün hasta olduğunuz için işe gitmediniz, evde dinleneceğinizi söylediniz. Sonra dışarıda dolaşırken karşılaştınız. Bir daha işvereniniz size nasıl güvenebilir? Buna benzer şekilde işveren maaşlarınızı geç yatırıyor diyelim. Sonra bir bakıyorsunuz 200.000 TL’lik bir araba almış. Siz daha hak ettiğiniz ücreti alamamışsınız ama işveren kendine lüks bit otomobil almış. Eğer işveren, yönetici, lider çalışanların güvenini kaybederse artık diğer liderlik vasıfları pek işe yaramayacaktır.

Bir de müşterilerin markalara, şirketlere olan güven duyguları vardır. Diyelim bir alışveriş sitesinden elektronik bir alışveriş yaptınız ve alet bozuk geldi. Geri iade yaptınız ama cihazda sorun olmadığı söylenip size geri gönderildi. Ne yapacaksınız? Yasal yollarla bu maduruyetinizi gidermeye çalışırsınız veya hiçbir şey yapmasınız ama o şirkete olan güveninizi kaybedeceğiniz kesindir. Şirket ve markalara olan güven kaybı domino etkisine sebep olur. Mutlu bir müşteri şirketinize 5 tane müşteri getiriyorsa, mutsuz bir müşteri 50 tane müşterinin size güvensiz olarak bakmasını sağlayacaktır.

Bir yönetici, “çalışanlar bana güvenmiyor, yarından itibaren güvenilir olacağım” tarzı bir yaklaşım takınırsa bu kesinlikle anlamsızdır. Siz o kadar süre güvensizlikle beslediğiniz ilişkilerinizi nasıl güvene çevirmeyi düşünüyorsunuz? Kaybedilmiş güvenin tekrar kazanılması çok daha zordur. Bu bir kişilik özelliği gibidir. Size güvenmeyen, inanmayan çalışanlarınız varsa bunun sebebi sizin bugüne kadar yaptığınız hareketler, tutmadığız sözler, yerine getirmediğiniz vaatlerin sebebidir.

Güvenilir olmak başta dürüstlüğü gerektirir. İletişime açıklığı gerektirir. Bunlar kişisel özelliklerdir. Çalışanların güvenmediği bir yöneticinin başarılı olması nadir bir olaydır.

Güvenilir olmanız ve güvendiğiniz kişilerle çalışmanız dileğiyle.

Fazlasını Oku

Beden Dili ve Yanlış Bilinenler

Beden DiliBeden dili, sözsüz iletişim aracıdır. Kişinin mimikleri, jestleri, vücut hareketleri iletişimdeki alıcı veya alıcılara sinyaller gönderirler. Bu konu hakkında birçok kitap, yazı, makale, site vardır. Beden dilinin öğrenilmesi önemlidir ama bunları öğrenmek demek beden dilimizi istediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlama gelmez. Beden dilini okuyabiliriz ama yazamayız. Eğer yazmaya çalışırsak doğal hareketlerimizle bir çatışma yaşanır.

Beden dilini anlamak için öğrenin. Bir topluluğun önünde konuşuyorsanız ve bu kuralları uygulamak istiyorsanız çok zorlanırsınız. Sonuçta beden dilinizi değiştirmeye çalışsanız da hissettikleriniz, duygu durumunuza bedeniniz farklı tepkiler verebilecektir. Beden dili okunabilir ama yazılamaz diye düşünüyorum. Çünkü mimiklerimizi, duruşumuzu, hareketlerimizi doğallığın dışına çıkarırsak daha kötü sonuçlar olabilir. Bir kere bu büyük bir stres kaynağı olur. Kendinden emin, vermek istediği mesaja odaklanmış bir kişi zaten doğal olarak bunları beden diline yansıtacaktır.

Ben de bu konuyu ilk öğrendiğim zamanlar bazı basit kuralları uygulamaya çalıştım ama hüsranla sonuçlandı ve kendimi daha kötü hisettim. Bir mesaj veriyorsanız buna önce kendinizin inanması gerekir. Kendinizden emin görünmek istiyorsanız, kendinizden emin olmalısınız. Gözükmeye çalışmak yanlıştır. Hatta bunu yapmacık bir şekilde yaparsanız daha da negatif bir izlenim verirsiniz.

 

Fazlasını Oku

Google’ı Bir Kenara Bırakın

SEO“Sitem Google’da ilk sıralarda çıkacak mı?” sorusu, daha web sitesinin planı yapılmamışken sorulan bir soru haline geldi. En büyük yanlış anlaşılma aslında burada başlıyor. Google, web sitelerini doğru taktiklerle yapan siteleri üst sıralarda çıkarma gibi bir misyonu yükleniyormuş gibi. Aslında işin özü şu; Google, arama yapan kullanıcıya istediği şeyi vermek. İnternet’teki milyarlarca web sitesini indeksleyip bunlar içinden kullanıcının aradığı şeyi sunma gayretinde. Yani dünyanın bilgisini ulaşılabilir ve kullanılabilir hale getirmek.

SEO yani arama motoru optimizasyonu deyince akla teknikler bütünü geliyor. Türkiye’de durum böyle en azından. Yayınlanan kitaplar bile “meta description 150 karakterden kısa olmalı, title etiketi bilmem 45 karakterden az ya da çok olmalı sallıyorum, gibi şeyler söylüyor. Yurt dışında yayınlanan eğitimler, bloglar, kitaplar ise bu gibi ayrıntıların üzerinde durmuyor. Söylemiyor demiyorum, ama bir İnternet sitesini komple deneyim olarak görüyorlar. İngilizce biliyorum lanet olsun, oralardan alıyorum eğitimi.

Şirket Çalışanları
Şirket Çalışanları

Birçok firma kendine şunu sormalı; “istediğim arama ifadesinde ilk sırada çıkarsam bunu yönetebilir miyim?”. Eğer bir dönerciyseniz, günlük yapıp satabildiğiniz döner bellidir. Aniden müşterileriniz 5 katına çıksa, daha önceki kemik müşterileriniz bile gerek yavaşlıktan, gerekse kalite düşüklüğünden dolayı artık sizin müşteriniz olmaya son verebilir. Aynı şey istihdam oranlarında da böyledir. Bir tezgahta 5 kişi çalışabiliyorsa, siz oraya 10 adam koyarak eski performanstan da düşüş bir seviyeye gelirsiniz.

Yani demek istediğim o ki; önce kendi kapınızın önünü süpürün, ondan sonra çevre temizliğine ahkam kesin. Eğer hizmetim, ürünlerim kötüyse, gelen her yeni sipariş ya da iş memnuniyetsiz müşterilere gebe olur. Kural olmasa da şöyle bir tabir vardır; “1 memnuniyetsiz müşteri, 1 memnun müşterinin 10 katı müşteri kaybına neden olur”. O yüzden kapınızın önü ilk önce işiniz, sonra da İnternet’te bunu nasıl sunduğunuzdur. Önce kapı önü süpürülmeli.

İş YapışWeb sitesi bazı girişimlerin kendisidir. Yani site bir girişimdir. Ama çoğu durumda zaten var olan bir girişimin İnternet’teki yüzüdür, kanalıdır. Eğer işiniz sadece İnternet değil ise, iş süreçlerinizi, kalitenizi, müşteri memnuniyetini düşünün. İnternet’i yeni müşteri edinme, mevcut müşterilere daha katma değerli hizmetler sunmada bir kanal olarak kullanın. Web siteleri artık bir kartvizit değil. İçerisinde firmanızın harita ve konumu var, size yazabilecekleri formlar, sipariş formları var. Kullanıcılara video izletebilir, ses dinletebilir, hatta interaktivite ile fazlasını bile yapabilirsiniz.

Bu yazıda arama motoru optimizasyonu hakkında teknik bilgi yok. Arama motorları, sizin “bulunabilir” olmanızı sağlar. Tabi siz de teknik olarak “aranabilir” olmanız gerekir ki bu da işin teknik yönüne girer. Şu yazıda aranabilir olmak ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Arama motoru optimizasyonu sürekli devam eden bir dijital pazarlama yöntemidir. Sadece doğal arama sonuçlarını(yani reklam alınmayan sayfa başı 10 sonuç) kapsamaz. Google Adwords ile istediğiniz ifadede reklam bölümünde çıkmak için ücret ödeyebilirsiniz. Yani web sitenizin doğal arama sonuçlarında yükselmesini aylarca beklemenize gerek kalmaz. Eğer maliyet/kar oranı buna izin veriyorsa zaman kaybını önlemiş olursunuz.

Esnaf kafası artık öldü. İnternet’e açılacak kadar büyüdüyseniz, ki her işletme İnternet’te yerini almalıdır ve bu büyüklüğe zaten sahiptir, o zaman biraz profesyonel düşünün. İşinizi doğru yapıyorsunuzdur büyük ihtimalle, en azından öyle kabul edelim. İnternet’e de bunu doğru şekilde yansıtmanız gerekir. Hatta İnternet ile daha fazla olanağa, işinizi geliştirmeye, yeni müşterilere ulaşabilirsiniz.

Fazlasını Oku

Başarı Nedir?

Başarı ne demektir? Başarılı olmak ne demektir peki? Öncelikle başarının tanımlarına bakalım. TDK’ya baktığımda şu tanımlar var.

başarı

  1. Başarma işi, muvaffakiyet
  2. Kişinin yetenek ve yetişmeye bağlı olarak gösterdiği ansal ya da eylemsel etkinliklerinin olumlu ürünü.

Ekşisözlük’ten birkaç entry de alalım.

bir amacin gerceklesmesi sonucunda olusan durum.

başladığın yer ile bitirdiğin nokta arasında aldığın mesafedir.

anlık itici güç olması gereken, mutlak olmayan.
– 

Başarı

Başarı çok muğlak bir kavramdır. Bu nedenle felsefenin bir konusudur. Bazen dergiler ya da gazeteler yazar; “Başarılı iş adamı x gaztemizde”. Başarılı iş adamı kimdir? Hiç başarısız olmamış kimse mi? Yoksa toplama bakınca başarılı duran kişi mi? Ticari başarı sadece maddi kazanç mıdır?

Buraya kadar hep soru sorduğumun farkındayım. Çünkü ben de tam olarak başarının ne olduğundan emin değilim. Örneğin bir maraton yarışını düşünün. 10 koşucu koşuyor varsayalım. Sadece birinci olan mı başarılıdır? Yoksa ilk üç mü? Maratona katılan herkes de bu seviyeye geldiği için kimileri tarafından, mesela ailesi tarafından başarılı görülmez mi?

Başarının öznel bir olgu olduğu kaçınılmaz olarak gözüme çarpıyor. Çok genellersek hayatta başarılı olmak için ne yapmış olmak gerekir? Ya da yapmamış olmak? Kimisi için bu dünya fani ve diğer tarafta iyi bir yaşam için dini kuralları uygulamış olarak ölmek bir başarıdır. Bir ticaretçi için işlerinin yolunda olması ve büyümesi de bir başarı sayılabilir. Ama babası ona klasik olarak “ben sana para kazanamazsın demedim, adam olamazsın dedim” diyebilir. Bu sözden sonra ticaretçi ne yapmış olursa olsun babası silmiştir her şeyi.

Kimi için ailesinin geçimini sağlayabilmiş olmak, ellere muhtaç olmamak, çoluğunu çocuğunu elinden geleni yapıp yetiştirmiş olmak bir başarıdır. Ekstra bir şeye gerek yoktur.

indirSteve Jobs da günümüzde başarılı sayılan iş adamlarından. Ama hayatını okursanız o kadar çok başarısızlığı var ki; bu kadar çok fırsat sonunda başarı olmak tesadüf değil, matematiksel bir kesinlik gibi geliyor. Evet, bana göre Jobs başarılı değildir. Bunu herhangi bir özelliğine ya da yaptığı bir ürüne dayanarak söylemiyorum. Bu matematiksel bir kesinlik. Bana da sınırsız fırsat verin, başarılı olmam matematiksel olarak kesindir. Jobs’un kesinliği yoktu ama bu başarısızlıklar ne kadar çok şans tanındığının kanıtı.

Bunların sonucunda başarının öznel bir kavram olduğunu düşünüyorum. Kimse size başarılı ya da başarısız olduğunuzu söyleyemez. Buna sizin karar vermeniz gerekir. “Hayat planlar yaparken başımızdan geçenlerdir” derler. Belki başarı da böyledir. Başarıya giderken yaptığımız doğru ya da yanlış şeyler.

Kanuni Sultan Süleyman babası Yavuz Sultan Selim’den aldığı en büyük toprakları ikiye katladı. Adaleti ile cihana nam saldı. Yabancılar olmak üzere kendisine “Muhteşem Süleyman” denildi. Dönemin Avrupa ülkelerine emirleri ile müdahale bile etti. Peki Allah’ın adını yaymak adına ülkeleri fethetmesi doğru muydu? İşte buna insanlar yine farklı şeyler söyleyeceklerdir.

Peki iş dünyasında başarının ölçütü nedir? İlk akla gelen ticari kazanç. Aslında bunun doğruluk payı var. Peki bu ticari kazanç kalıcı mı? Sürdürülebilir veya büyüme potansiyelli mi?

Başarı ne kadar da muğlak bir olgu. Öğrenci seçme sınavında yüksek puan almak da başarı olarak görülüyor, iyi bir üniversiteye gitmek. Peki okul bitince ne olacak? Tek bildiğim başarının puanlarla, sınavlarla ölçülemeyecek olması. Bugün milyarlarca dolara sahip birçok girişimci üniversite öğrenimini bile bitiremediler. Bill Gates, Mark Zuckerberg, Steve Jobs vs..

Herkese Başarılar.

 

 

Fazlasını Oku

Webtures ve Halkla İlişkiler

Webtures firmasını İnternet’te bir iş ilanı sayesinde duydum. SEO Hocası‘nı da bünyesinde barındıran başarıl bir dijital ajans. İş görüşmesine gidecekken aniden bir tanıdık vasıtası ile işe girmem bu görüşmenin gerçekleşmemesine neden oldu. Siteye bakarken görüşeceğim kişi olan Kaan Gülten‘in Sorularla SEO ve Uzmanından SEO kitaplarının yazarı olduğunu gördüm. Ondan sonra bu görüşmenin olmasını çok istedim ama vaktim olmadı. Kaan Bey kahve içmeye de davet etti sağ olsun, bir gün tanışma fırsatına yakalarım umarım.

Sitede gezerken engelli vatandaşlarımız için yapılan bir kampanya gördüm. Kaan Gülten’in iki kitabını da engelli bireylere kargo ücretini de ödeyerek gönderiyorlardı. Çok şaşırdım doğrusu. Bu sektörde engellerden çok bahsetmeyiz, ben de bir engelli olarak kitapları istedim. Çok güzel bir paket elime geçti. İçinde 3 şeker olan bir poşet, 2 kitap, bardak altlığı ve 2 adet ayraç. Çok hoşuma gitti. Özellikle engelli bireyler için böyle bir girişim çok anlamlı. Hayatında engelleri olan insanlara daha fazla engel çıkarmaktansa, engelleri aşmalarına yardım etmek çok önemli. Paketi de blog yazım için geldiği gibi çektim. Aşağıda görebilirsiniz.

Webtures

Daha önceleri SEO Hocası ile ilgili yazılarım olmuştu. Mesela şu yazı var. Ben SEO Hocası hangi firma altında, ne zaman Webtures bünyesine geçti bilmiyorum ama yazıda yazdıklarımın hala arkasındayım. Ama Webtures’in halkla ilişkiler konusunda çok doğru yolda olduğunu görüyorum. Bilgisayara bakmayı bırakıp, pencereden engelli bir bireyin varlığı dikkatlerini çekmiş olmalı. Buna da kayıtsız kalmayıp böyle güzel bir uygulama yapmışlar. Kitapları kısa süre sonra okuyup, onlar hakkında da düşüncelerimi yazacağım. Sonuçta yeni şeyler öğreneceğime inanıyorum.

Bravo Webtures, Teşekkürler Kaan Gülten.

 

 

Fazlasını Oku

Unutmayın : Herkes Oyun Oynar!

Bu yazının başlığını bir oyun inceleme sitesinden çaldım. Ama çok doğru, her yaştan her kültürden insan oyun oynar. Aşağıdaki fotoğrafı bu akşam her zaman gittiğim kahvede çektim. Bütün kahve hararetli bir şekilde oyun oynuyordu.  Kimileri okey, kimileri batak, kimileri 51 oynuyordu. 20 yaşında gençler de vardı 70 yaşında amcalar da.

Peki neden oyun oynarız? Küçük çocuklar dünyayı oyunlarla keşfederler, kırarlar, dökerler, değişik şeyler yaparlar. Sonra kuralları olan oyunlara terfi eder ve kurallara uygun oyun oynamayı, yaşamın kısıtlarından haberdar olurlar.

Peki koca adam olduklarında hala oyun oyamaya devam ediyorlar? Bununla ilgili yapılan araştırmalar insanların oyun oynarken yüksek zihinsel aktivite içerisine giriyor. Sosyalleşiyor, meydan okuyor ve kendi yeteneklerini sergiliyorlar.

Nörotransmitterlerden olan dopamin’in bununla çok ilgisi olduğunu zannediyorum. Örneğin kumar oynayan insanlar oyunun yanında kazanç ve kayıp da yaşayabiliyorlar. Dopamin bizi harekete geçiren hormondur. O olmasa herhalde yataktan kalkmazdık. Oyun oynama sırasında değil, oyun başlamadan önce dopamin salgısı tavan yapar. Peki neden oyundan önce?

Ne kadar çok  şansımız varsa ve ödül ne kadar büyükse oyun öncesinde o kadar fazla salgılıyoruz dopamin’i. Okey oynayanlar bilir, o taşlar geldiğinde ilk diziş esnasında büyük heyecan yaşanır. Çünkü çok güzel bir el gelme ve erkenden bitme şansınız olabilir, oyunu o el kaybediyorken, kazanan taraf olabiliriz. Aksine yenmek dopamin ile ilgili değil. Yenme ihtimali dopamin salgılatan şey.

Bu yüzden öğretimde oyun kullanımı çok sık kullanılan bir yöntemdir. Eğlenerek öğrenmek diye tanımlanır. Evet, gerçekten oyun ile öğrenmek çok daha etkili bir yöntemdir. Bu nedenle Gamification diye bir yöntem uygulanmaktadır. Türkçesi oyunlaştırma diye çevrilebilir. Oyunla veya öğretim ile ilgili olmasa bile oyunlaştırma her yerde kullanılabilen bir yöntemdir. Örneğin bir web sitesinde aldığınız karizma puanı, forumda aldığınız teşekkürler buna örnektir.

Bu yüzden web projelerinde en trend uygulamalardan biri oyunlaştırmadır. Oyunlaştırmayı kullanan siteler, diğer sitelere göre daha fazla kullanıcı sadakati sağlar ve siteye katkı yapmalarını da o derece artırır. Sosyal ve psikolojik olguların teknoloji geliştirilmesi sırasında göz önünde bulundurulmasını her fırsatta söylüyorum. Evet, her insan oyun oynar.

Fazlasını Oku