Kullanılabilirlik Hakkında Yazılarım

Blogumu açtığımdan beri kullanılabilirlik hakkında birçok yazım oldu. Bunları bir yazıda derlemek istedim. İşte liste;

Fazlasını Oku

Robotlar Bizi Öldürecek mi?

Yapay zeka ile ilgili en çok korkulan konulardan biridir. Kabaca düşünebilen ve bilince sahip makineler bizi öldürürler mi? Aslında “Yapay Zeka” kavramı biraz ütopik. Yani şuanda gündemde olan, uygulanabilir ve karşılaştığımız teknolojiler aslında Machine Learning (makine öğrenmesi) yaklaşımının sonucu. Makine öğrenmesi, belli verilerle beslenen, çeşitli istatistiksel modeller ve algoritmalarla çalışan programlardır.

Yapay zeka kavramı adından da anlaşılabileceği gibi insan zekasının bir sür simülasyonu olarak tanımlanmıştır. Tabi bu yapay bir zekanın ancak insanlar kadar zeki olacağı anlamına gelmez. Tekerlekleri de biz bulduk, motorları da biz geliştirdik ama onların hızlarına yaklaşamıyoruz. Bu konuda hala tartışmalar devam etmektedir. İnsan zekasının taklit edilip edilemeyeceği, bir makinenin bilincinin olup olamayacağı tartışma konusu.

Peki, konumuza dönelim; bizim kadar zeki makineler bizi öldürür mü? Bence muhtemel. Şuan zeka kavramını baz aldığımız insanlar da birbirlerini öldürüyorlar. Hatta insan zekasına rağmen çoğu zaman irrasyonel davranıyor, yalan söylüyor vs..

Bir de şu var ki, biz sadece zekamız ile veya mantığımızla hareket etmiyoruz. Temel güdülerimiz var. Hayatta kalmak, üremek, güvende hissetmek, şiddet gibi. Bunun yanında insanı insan yapan işbirliği için sosyal güdülerimiz de oldukça fazla. Meraklıyız. Her insan meraklı doğar, sonra bunu yavaş yavaş kaybeder derler hatta. Düşünebilen, bilinci olan makineler bizi öldürebilirler fakat türümüzü ortadan kaldıracaklarını sanmıyorum.

The Matrix serisinde olduğu gibi bizi yakıt olarak da kullanabilirler. Tamam tamam korkmayın, medeni insanlar ve robotlar olarak güllük gülüstanlık da geçinebiliriz. Bu yapay zekadan daha ütopik oldu ama neyse.

 

 

Fazlasını Oku

Kötü Niyeti Yönetmek

Organizma bencildir. En temelde canlılar kendilerini düşünürler. O yüzden insan olarak bizler de çoğu zaman iyi olsak bile bazen bencil ya da kötü olabiliyoruz. Peki herkes kötü niyetlidir veya herkes iyi niyetlidir diye genelleme yapabilir miyiz? Bence Hayır.

Mesela e-posta hesaplarımızı veya telefon ekran kilidi şifrelerimizi düşünelim; Neden parola koyuyoruz? Oysa hepimiz uygar insanlarız, başkasının e-posta hesabına girmenin uygun görülmeyen bir davranış olduğunu biliyoruz. Kapılarımızda kilitler var, bilgisayarlarımızda şifreler var vs.. kısacası kendimizi kötü niyetli kişilerden korumak durumunda oluyoruz. Hırsızlık örneğini es geçersek birinin e-posta hesabına neden girelim ki? Bu yanlış bir şey. Ama bazen sözde iyi niyetli bir şekilde bile olsa bunu yapabilirdik. Böylece ilişkiler bitebilir, evlilikler dağılabilir düşünsenize.

Peki yaşadığımız toplumda herkes kötü niyetli mi? Hayır. Ama 1 hırsız olsa bile bizim kapımızı kilitlememiz lazım. Programlama yaparken kullanıcıdan bir takım veriler isteriz. Programcı yaklaşımı ile bu verilerin hepsine sanki kötü niyetli gibi bakmak zorundayız. Bu bir kuraldır. Kullanıcıdan gelen her veri kontrol edilmelidir.

Peki iş yaşamında bunu nasıl uygulayabiliriz? Mesela bir çay bahçemiz olsun. Her müşteriyi kötü niyetli kabul edecek olursak küllükleri zincirle bağlamamız gerekir. Çünkü küllükler çalınabilir. O zaman çalışanlar da kötüdür. Masalara gelen içecekleri gün sonunda kamera ile kontrol edip adisyonları eşleştirebiliriz. Ama günlük hayatta neyse ki herkes bu kadar kötü değil. Bu gibi uç örnekler gerçeği yansıtmasa da yine bazı önlemler alıyoruz. Eğer herkes kötü niyetli ise iş yapmanın anlamı kalmıyor.

Yani insanlar genelde bencildir ama geneli kötü niyetli değildir. Aradaki çürükler için de bazı önlemler almamız gerekiyor. Peki insanlar benciller de neden Twitter’da durum güncelliyor para kazanmasalar bile? Veya Instagram’a fotoğraf yüklüyor bu bencil insanlar? Evet burada da genelde insanlar kendi faydalarına olduğu için, çoğu zaman manevi tatmin duyguları yüzünden bunları yapıyorlar.

Sonuçta iş yapmak istiyorsanız insanların genelde “iyi” olduklarını kabul edip, “kötü” insanların da varlığından haberdar olmanız gerekiyor.

 

Fazlasını Oku

İş Yaşamında Aidiyet Duygusu

Bu konu birçok başlık altında işlenmiştir. Hatta “En önemli müşteriniz, çalışanlarınızdır.” gibi laflar da edilmiştir. Bunlar ütopik gibi dursa da gerçek hayatta tam da karşımızda duran kavramlardır. Hangi pozisyonda olursa olsun, kişinin çalıştığı kuruma aidiyet duygusu beslemesi çok önemlidir. Tüm pozisyonlar dedik ama bizim gerçek hayatta karşımıza çıkan kesim daha alt pozisyonlarda görevli çalışanlardır.

Herkesin malumudur, kargo çalışanları kargolara pek iyi davranmazlar. Yani çoğu zaman böyledir ki, İnternet alışverişi yapanlar iyi paketlenmiş, yani “korunmuş” siparişleri teslim almak isterler. Şehirler arası otobüs yolculuklarında yaşanan olumsuzluklar da çoğumuzun malumu. Peki bu neden böyle?

Vasıfsız ya da daha az yetkinlik gerektiren işlerde çalıştırılan insanlara şirketler “en az para, en çok iş” beklentisi ile bakıyorlar. Hasta olmamaları, yakınlarını kaybetmemeleri, yani devamsızlık yapmamaları da bekleniyor. Zam istemesinler, olabildiğince çok çalışsınlar.

Eğer siz insanlara eve aldığınız elektrik süpürgesi muamelesi yaparsanız, onlardan da o minvalde iş beklemeniz gerekir. Bu şekilde “hor görülen” insanlardan şirkete aidiyet duygusu beklemek çok da mantıklı bir tutum olmaz. Arkadaşımın da bulunduğu, hatırı sayılır bir şirkette yapılan toplantıda “siz x firmasında çalışıyorsunuz” demişler. Bir çalışan da “x firmasında çalışıyorum deyince kız vermiyorlar” diye sitem etmiş. Bırakın çalışanları, şirket dışında bile çalışanlarına sunduğu imkanlardan memnun olmayan insanlar var.

Burada söz konusu sadece ücret değil. Ağır mesailer, insan üstü çaba gerektiren performans, herhangi bir imkan talebinde bulununca terslenen insanlar çalıştığı şirketi nasıl temsil etsin? Ne bekliyordunuz? Bu insan kargoyu arabaya uçan tekme ile fırlatır, şehirler arası otobüs yolculuğunda sitem eden birine “in o zaman arabadan” diyebilir. Çünkü şirketine bir aidiyet duygusu yok. Bırakın aidiyeti, bir nefret ve kurtulma çabası var. Fakat alternatifler de farklı olmadığı için devam ediyor.

Tamam insanların yukarıda söylediğim tatsız şeyleri yapmaları yanlış. Kabul edilebilir değil. İş ahlakına uymaz, dahası insan olmaya ters düşer. Ama gerçek şu ki; insanlara meta(ürün) gibi bakar ve davranırsanız ortaya böyle sonuçların çıkması olasıdır.

Fazlasını Oku

Pamukkale Turizm İzmit’te

Bu yazının teknoloji ya da İnternet ile ilgisi yok. Herhangi bir reklam amacı da yok. Pamukkale Turizm geçtiğimiz günlerde İzmit – İstanbul seferlerine başladı. Ben de Harem – İzmit seferini yaptım ilk olarak. Müşteri ya da kullanıcı deneyimi ile çok ilgili olduğu için yazmadan geçemeyeceğim.

Öncelikle İzmit’te tekel olan Efetur, Metro, Gürkan Turizm firmalarından ben dahil birçok kişi memnun değildi ve alternatif de yoktu. Memnuniyetsizliğimin sebebi de aslında çok kişisel değil. Yani bana kaba davranıldı deyip geçmeyeceğim. Bu saydığım firmalar otobüse binen 40 küsür yolcuya güruh muamelesi yapıyorlardı. Tüm firmalarda defalarca seyahat ettim. Yaptıkları ikram bile “al iç” tarzında oluyordu genelde. Neyse, ben güzel deneyimime geri döneyim.

Pamukkale Turizm Kadıköy şubesinden biletimi aldım. Görevli kişi bilet bilgilerini anlaşılır bir şekilde okudu ve bilgilendirmeyi yaptı. Servisin geliş saatini söyledi ve biletimi verdi. Saatinde servis geldi ve tek kişi olarak servisle Harem’e götürüldüm. Bineceğim arabaya kadar görevli beyefendi bana eşlik etti, iyi yolculuklar diledi. Araba tam kalkması gereken 16:30 da hareket etti. Arabada toplamda 5 ya da 6 kişiydik. Buna rağmen tüm gerekli prosedürleri uyguladılar. İkramları sunarken görevli arkadaş önerilerde bulundu, tercih ettiğim yiyeceği verdikten sonra birkaç seçenek daha sundu, teşekkür edip kibarca geri çevirdim. Yolculuk 1 buçuk saat kadar sürdü. 1 ya da 2 defa ismimle hitap edip “su ister miydiniz” diye sordu görevli genç arkadaş. Ama bunlar zorla ya da prosedür olduğu için değil gibiydi.

Seyahat sırasında muavin ile şoför arasında diyaloglar geçer, buna herkes şahit olmuştur. Bu diyalogları da oldukça kibardı. Çünkü yolcular var ve geyik yapılacak, kakaka kikiki yapılacak bir yer değil. Burada da muavin arkadaş aynı kibarlığını korudu. İzmit terminale vardığımızda, İzmit’e vardığımızı, Karamürsel tarafına gidecek yolcuların arabadan inmemeleri gerektiği mikrofonla anons edildi. Dikkat edin 5 yolcuyduk sadece.

Ben diğer firmalarda da kaba bir muameleye maruz kalmadım ama bu denli samimi ve profesyonel değillerdi. Bu ilgi 5 yolcuda böyleyse 40 yolcuyla da aynı olur. Aslında burada deneyimin çoğunu yaşatanlar şoför ve muavin personel. Hepimiz çalışıyoruz ve insanlarla ilişkilerimiz oluyor. Profesyonel olmak zorunda oluyoruz. Pamukkale Turizm artık benim tek tercihim olacak. İnternet üzerinden de üyeliğimi oluşturdum. Şuan saat 01:00 ve çağrı merkezini arayıp engellilik durumumla, bilet fiyatı ilişkisini sordum. Hemen bana yaptığım yolculuğun kartımı ibraz etmemle kaç liraya düşeceği bilgisi verildi.

İzmit’ten İstanbul’a gitmek, benim için artık stresli bir aktivite olmayacak artık. Bu yazıyı yazma sebebim de bu. Seçeneğim yoktu, artık var. Bu beni mutlu etti ve bunu burada ifade etmek istedim.

Teşekkürler Pamukkale Turizm, İzmit’e hoşgeldiniz.

Fazlasını Oku

Web Tasarımın Dünü ve Bugünü

Web siteleri tasarlıyorduk, bundan 10-15 sene kadar önce ve hala devam ediyoruz. “Güzel” olması gerekiyordu. Peki güzel tam olarak ne demek? Mutlak bir güzellik anlayışından söz edebilir miyiz? Yaptığımız arayüzler tüm kullanıcı tipleri için aynı etkiyi yaratabilir mi? Tabi ki hayır!

Şimdi 15 yıl önceki Apple web sitesine bakalım;

Apple Web Sitesi 2002

Ne kadar da demode değil mi? Yapıldığı dönemde hiç de öyle değildi. Aslında tasarım algımız değişmiyor, değişen tek şey trendler. Aynı arabalar gibi. Arabalar da zaman içerisinde sürekli bir değişim içerisinde. Yeni modeller istisnalar dışında hep daha şık gözüküyor değil mi? 2000 model bir arabanının güzel ya da modern gözükmemesi o ürünün tasarımcısının kabiliyeti ile ilgili değil.

Tasarım trendleri değişiyor. Bizim “güzel” algımızı da yavaş  yavaş değiştiriyor. Peki bu kadar muğlak ve kontrolü zor bir yaklaşım yerine, web sitelerini daha kullanılabilir, daha erişilebilir yapmak daha mantıklı değil mi? Bence bugün bir web sitesi olabildiğince tüm tarayıcılarda, cihazlarda, ekran çözünürlüklerinde benzer deneyim vermesidir önemli olan.

Apple’ın 2002 deki web sitesi kötü değil, sadece bugüne göre demode. Güncel versiyonu ise oldukça başarılı. Fakat kim için başarılı? Ben bir geliştirici olarak ortaya çıkan işe saygı duyuyorum. Gerçekten benim için “güzel” tasarlanmış ve telefonum veya tabletimden de bakarken aynı hisleri hissediyorum.

 

Ne yazık ki bu böyle. Bir web sitesinin tasarımı (UI), kulanıcı deneyimi (UX) ve bilgi mimarisi (AI) grafik tasarımcıya bırakılacak kadar önemsiz değiller. Burada arayüz tasarımcıları ile ilgili bir sıkıntım yok. Onlar da çok güzel işler çıkarıyorlar, hayranlık yaratacak tasarımlar yapıyorlar. Tek sorun şu; web sitesinin genel amacını tamamlayacak bir yaklaşım sadece arayüz tasarımından ibaret değil.

Bundan 7-10 sene kadar önce Web 2.0 furyası başlamıştı. Yine yanlış anlaşılmıştı. Canlı renkler, parlak butonlar vs.. Web 2.0 aslında temelde sunulan içeriğe kullanıcının dahil olmasıydı. Hangi içeriğin önemli olduğuna kullanıcının etkisi olmalıydı. Artık kullanıcı sadece içeriği tüketen değil, aynı zamanda üretendi. Bu bugün aynı ve artan şekilde devam ediyor. Olması gereken de buydu zaten.

Artık yeni bir döneme girdik. Bunu herhangi bir şekilde isimlendirmek istemiyorum. Görece “güzel” web siteleri artık geride kalmalı. Tasarımlar güzel olmasın demiyorum. Odaklanılan nokta bu olmamalı. Kardeşler Metal’in web sitesi kullanıcıya tüm tarayıcı, cihaz ve boyutlarda aynı deneyimi sunmalı. Siz süper güzel, ultra güzel bir tasarım yapsanız da bu olması gereken bir zorunluluk değil. Web sitesi bir tablo değil. Bakılmak için değil, kullanılmak için var.

Ben web geliştiriciler dışında “wow siteye bakar mısın? İnanılmaz güzel” diye tepki veren bir son kullanıcı görmedim. Kullanıcı telefon numarasını bulabiliyor veya haritada konumunu görebiliyorsa site görevini yerine getiriyor demektir. Firmaların işlerini İnternet’e taşımaları ve geliştirmeleri hızlanacaktır. Oldukça da hızlanmış durumda zaten. Ama “size özel tasarım” adı altında şirketlere ekstra masraf çıkarmanın hiç manası yok.

Vix.com bunun ekmeğini yiyenlerden biri. Tasarımı kullanıcıya yaptıran araçlar sunuyor. Fakat bu da benim açımdan sürdürülebilir değil. Sırf İnternet’te olayım, telefonum, adresim gözüksün diyen firmalar için binlerce liralık masraf çıkarmamalıyız. Sektör büyüyor, büyüdükçe de geliştiriciler olarak bizim ekosistemimiz de büyüyor. Ama yapmayın, etmeyin. 1 slayt, 1 logo, ürün resimleri, telefon, adres içeren web siteleri için “özel tasarım” adı altında ekstra maliyetler yaratmayın. Yoku satmayın.

Fazlasını Oku

Hakikaten, Programlama Nedir?

Bilgisayar programlama, kodlama, programlama dili, yazılımcı vs… Peki hakikaten programlama nedir?

Bu yazıyı programcı olmayanlar için yazıyorum, eğer zaten programcı iseniz okumanızda bir fayda görmüyorum. Benim hedef kitlem programlamayı sihirli bir şey gibi gören, programcıları gece geç saatlere kadar çalışan gizemleri insanlar olarak görenler için.

Bir bilgisayar kullanıcısı basitçe “program”ları kullanır. İşletim sistemi (Windows, Linux, Mac OS, iOS, Android) sadece programların koordineli bir şekilde çalışmasını sağlayan şeydir. Gündelik işlerini yapan bir kullanıcı aslında işletim sistemini değil, programları kullanır. İşletim sistemi ile birlikte gelen programlar da aslında işletim sisteminin kendisi değil, sadece programlardır.

Programlama kısaca program yapabiliyor olmak demektir. Tabi günlük hayatta nasıl insanlarla dil aracılığı ile iletişim kuruyorsak, programcılar da çeşitli programlama dilleriyle bilgisayarlara bazı görevleri yapması için bazı direktifler verirler. Bu hesap makinesi gibi görece basit ya da Photoshop gibi daha karmaşık ve kapsamlı programlar olabilirler. Bilgisayarlara ne yapmalarını söylemenin birçok yolu vardır. İşte bunlara programlama dili diyoruz. Kendi söz dizimi olan, belli kuralları olan bu diller ile programcılar belli işlev ya da işlevleri bilgisayarlara yerine getirmesi için mesai harcarlar.

Programlama yapabilmek sadece bu işi yapan insanların tekelinde değildir. Bugün bir mühendis, bilim insanı, ekonomist vs.. program yapabiliyorsa, vizyonunu ve imkanlarını çok daha geliştirmiş olur. Evet programlama kolay bir iş değildir ama bir sihir de değildir. Sadece disiplinli bir çalışma ile her sektörden, her eğitim durumdaki insan program yazmayı öğrenebilir. Yukarıdaki temsili görsel sizin için Çince bir gazeteye bakmakla benzer olabilir. Fakat bu söz dizimi ve kuralları öğrendiğinizde yavaş yavaş “neler olduğunu” anlamaya başlarsınız.

Yukarıdaki temsili görselde Javascript dili kullanılmıştır. Renk kodlarının türünü değiştirir. Ben de tam emin değilim ama öyle gözüküyor. Bu yukarıda gördüğünüz şey bir fonksiyondur aynı zamanda. Yani totalde programın yapması gereken bir görevin bir kısmını yerine getirir.

Hiçbir yaş ya da pozisyon sizi programlama öğrenmekten alıkoymasın. İşlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmeniz açısından da, ilginç şeyler yaparak merak ve heyecan duymanızı sağlaması açısından da çok eğlenceli bir yetenektir. Yetenek derken doğuştan gelen bir şeyden bahsetmiyorum. Sudoku oynuyor olmanız da bir yetenektir.

Program yazarak neler mi yapabilirsiniz? Bunları listelemek durumunda olsam herhalde 100+ örneği çok rahat verebilirdim. Aklınıza bir proje geldiğinde bunu hayata geçirebilirsiniz. Yeni bir oyun, mobil uygulama yazabilirsiniz. Belki her gün kullandığınız Excel’i çok daha verimli kullanabilirsiniz.

Programlama öğrenmek kolay değildir ama sanıldığı kadar zor ya da gizemli de değildir. Bitcoin, yapay zeka, görüntü tanıma, bahis tahminleri vs.. bunların arkalarında hep programlama vardır. Hele bir de matematik ile aranız iyiyse hiç durmayın derim.

Fazlasını Oku

Bilgi Teknolojileri Çalışanı İşe Alım Teknikleri

Bilgi Teknolojileri çalışanı işe alımında nelere dikkat edilmeli ve bu konuda yapılan yanlışlar nelerdir, kendim bir çalışan olarak bu konulara değineceğim.

Sanayi devrimi başlangıcından uzun bir süre sonraya kadar insan kaynağı “gider” kalemi olarak görülüyordu. Daha sonra çalışanların beklenenden daha fazla değer yaratabileceği fikri ortaya atıldı ve bu uygulanarak doğruluğu görüldü. Böylece insan kaynağı artık “sermaye” olarak görülmeye başladı. Yani iyi eğitimli, işinde iyi bir çalışanı işi almanız, beklediğiniz minimum yararın üzerinde katma değer yaratabilir.

Ben son zamanlarda 2-3 tane Yazılım geliştirici pozisyonu için iş görüşmesi yaptım. Gördüm ki hala olay eski usul sorular, sıkıcı formlar, net ücret beklentileri çevresinde dönüyor. Benim görüşme yaptığım firmalar tam kurumsal olmasalar da “web tasarım” firması değildiler. İK sorumlusu geliyor, öz geçmişimdeki eski iş tecrübelerimi soruyor, ne yapıyordunuz? ne kadar ücret alıyordunuz? neden ayrıldınız? diye tekrarlıyor. Sonra içeri teknik diyebileceğimiz bir arkadaş geliyor, (genelde bu çalışacağınız birimin başındaki kişi oluyor) iş teknik kısma bulaşmaya başlıyor. Bazı teknolojilerden konuşuyoruz, “ama lazım olursa şunu da yapar mısınız” tarzında “her işe gelebilecek” adam aradıkları gerçeğini ifşa ediyorlar. Bu “her işe gelme” kavramını adaptasyon olarak inceleyeceğim. Ama benim bahsettiğim adaptasyonun bu biçimle alakası yok tabi ki.

Sonuçta ne ben onları tanıyabiliyorum ne de onlar beni. Fakat onlar genelde beni çok iyi tanıdıklarından eminler. Sorun da burada başlamıyor mu zaten? Her şeyden o kadar fazla eminiz ki. Benim onların beni tanıdıklarını sandıklarına emin olduklarını söylediğimde de bu geçerli.

Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta “en iyi” çalışanı bulmak değil, görüşme sırasında veya devamında karşılarındaki insanı daha doğru tanımaları. Bence bilgi teknolojileri çalışanının aşağıdaki konular üzerinden değerlendirilmelidir. Bunlar önem sırasına göre sıralı değil. Oval bir masanın etrafında oturan kişiler gibi eşitler.

 

Adaptasyon

Yukarıda “her işe gelen” terimini kullanmıştım. Firmaların en çok sevdiği özellik. Her işten biraz anlaması. Teker tokmak da olsa diğer projelere destek verebilmesi. Ama bu kesinlikle yanlış bir uygulama. Çalışan, çalıştığı konu, teknolojiler arasında hızlı hareket edebilmelidir. Yani React yerine VueJs kullanmaya karar verilirse, bu teknolojiyi hızlıca öğrenip adapte olabilmelidir. Front-end geliştirici bir çalışanın MS Excell’de bir makro yazması beklenmemelidir. Eğer bilgisi varsa yazar ama bunu öğrenmek için mesai ayırması yanlıştır. Kısaca çalışan kendi pozisyonu ve yakın konularda hızlıca geçiş yapabilmeli, gerekirse öğrenim için mesai harcamalıdır. Tabi bu çalışanın “kendi kendine öğrenebilme” yetisine sahip olmasını gerektirir. Bunu da inceleyeceğim.

Temel Bilgiler

İngilizce’de “foundation” olarak geçen, bir konu hakkındaki teknoloji bağımsız bilgileri kasteden “temel bilgi” den bahsediyorum. Mesela matematik. Herkes şöyle der “yazılımcının matematik bilmesi gerekir”. Evet çok doğrudur bu ama bunun tanımlanmış belli konuları yoktur. Matematik bilgisi iyi bir programcının yetenekleri çok fazla artacaktır. Algoritma geliştirme, soruna yaklaşım, insan-bilgisayar etkileşimi, kullanıcı deneyimi, kullanılabilirlik gibi konular programlama dili, geliştirme ortamı, hatta geliştirilen üründen bağımsız olarak dururlar. Yani bu bilgilere sahip bir çalışan konulara daha net bakar, daha hızlı çözüm üretir. Mesela ilişkisel veri tabanı tasarımını bilmemek bir eksiktir. Projede İVT kullanılmayacak olsa bile eksiktir. Eğer ekipteki kimse bunu bilmiyorsa ve yeni yaklaşımlar (doküman tabanlı) kullanılıyorsa kimse “bu veri seti için İVT daha iyi bir yaklaşım” demeyecektir.

Sonuç olarak bu tip temel teknoloji veya yaklaşımların bilinmesi çok önemlidir. Eğer çalışan yeni mezun ise ve belli temelleri varsa işe alınabilir. Çünkü gelişim temeller üzerinde olur.

Kendi Kendine Öğrenebilme

En geç üniversitelerin ilk yıllarında kazanılması gereken, bir olguyu öğrenmek için öğretmen veya formal bir eğitime gereksinim duymamak anlamına gelir. Şu yazımda bu konudan biraz bahsettim. Okul sürekli devam edemez veya yanınızda konuyu sizden daha iyi bilen biri olmayabilir ki olmaması çoğu zaman daha iyidir. Çünkü takıldığınız bir yeri size öğretmek yerine “yapmak” o kişi için daha mantıklıdır. Eğer yanınızda böyle biri varsa gelişiminize çok kötü etkileri olacaktır. Bir sorunla karşı karşıya kaldığınızda, onu çözebilmek için gerekli bilgileri kendinizin öğrenebilmesi gerekir. Belki en optimal yöntem olmaz yaptığınız çözüm fakat gelişiminiz için çok önemli ve öğreticidir.

Yabancı Dil

Evet bildiğiniz İngilizce. Türkçe içerikler ne yazık ki kaliteli değil. Eğer belli bir seviyeye gelmişseniz içeriklere “çöp” demek daha doğru olur. Kendi deneyimlerimle söyleyebilirim ki kaliteli içeriğe ulaşmak için teknolojinin ortaya çıkmasından sonra bir 4-5 sene kadar beklemeniz gerekir. Daha önceki yayınlar ya yardım dokümanlarının çevirisidir ya da güzel bir kitabın, konuyu anlamamış kişilerce yapılmış kötü çevirisidir. Bazen istisnalar olabiliyor ama genelde süreç böyle işliyor. Kullandığımız teknolojilere bakınca 4-5 yıl gibi süreler çok uzun. Yani biz iyi bir şekilde öğrenene kadar eskimiş veya büyük ihtimalle çok farklılaşmış olurlar. Bu yüzden İngilizce okuyup anlayabilin ki, iyi bir çeviriyi ya da kaliteli bir Türkçe yayını beklemek zorunda kalmayın.

Motivasyon Kaynağı

İnsanların çalışma hayatında en önemli itici etken motivasyondur. Peki motivasyonu nasıl sağlayacaksınız? Para, sosyal haklar, eğitim imkanları, iş tatmini? Firmanın motivasyon yöntemi ile kişininki aynı olmalıdır. “Kişisel Hedefler” başlığında da buna değineceğim. Motivasyon kaynağı para olan bir çalışan için işler daha kolaydır. %20 zam, yetmezse %50 zam. Bu çalışanı elinizde tutmanızı sağlar. Ama ne yazıktır ki üretken akılların para ile motive edilemediğini biliyoruz. Maaşı 5k ilen ona 10k teklif etmeniz, iş tatmini olmayan bir üretken akılı elinizde tutmaya yetmeyecektir. Firmanızın adım adım değil de koşarak büyümesini sağlayan da bu üretken akıllardır. Yani verilen bir görevi bitirip oturan değil, size yeni önerilerle gelen, yanlışlarınız varsa size bunları açıkça söyleyen insanlardır. Büyük firmaların hayal gibi ofisler kurmasının sebeplerinden biri de budur. Onları şımartmak için değil, daha fazla verim almak için bu olanakları sağlarlar. Üretken akılları bünyenize katmaya çalışın ama bilin ki onları maddi değerlerle elinizde tutmanız çok zordur.

Kişisel Hedefler

Kişisel hedefler. Herkesin hedefleri vardır değil mi? Çalışanların da şirketlerin de. Benim amacım olabildiğince para kazanıp hayalimdeki arabayı satın almak olsun. Ben işten eve geldiğimde freelance işler yaparak bu hedefe yaklaşmaya çalışıyorsam bilin ki ertesi gün uykulu gözlerle ofise geleceğim. Ne işte, ne de iş dışında şirketin menfaatini düşünmekten çok kendi hedefime ulaşmaya çalışacağım. Eğer şirket hedefleri ile çalışan hedefleri uyuşmuyorsa bırakın, hiç uzmanlıklara, mezuniyet derecelerine bakmayın. Orta ve uzun vadede kesinlikle sorun yaşayacağınız aşikardır. Eğer hedefler aynı ise o zaman bu çalışan size verimli olacaktır. Aksi takdirde sadece sıradan bir çalışan değil, verimsiz bir çalışan olacaktır. Belki de en önemli nokta burada. Hedeflerin uyuşması.

Merak

Ne alaka? dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bildiğimiz merak. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras. Bilimin gelişmesinde, teknolojide, felsefede en önemli olgu meraktır. Merak duygusu tatmin edilip öyle beklemez. Merak sürekli acıkır. Öğrendikçe daha çok meraklanırız. Daha sonra yine merakımızı gidermeye çalışırız. Bu sonsuz bir döngüdür. Biz bir şeyleri merak edip öğrenirken aslında çok önemli konuları bir çırpıda aşmış oluruz. Çünkü merak sınava çalışır gibi tatmin edilmez. Bazen sabahlara kadar uykusuz kalmamızı sağlayacak derecede entelektüel bir uğraştır merakımızı tatmin etmek. Meraklı insanlarla çalışın, yalnız neyi merak edeceklerine kendileri karar verirler. Siz sadece bu süreçte kullanabildiğiniz şeylerle yetinmelisiniz.

Heyecan

Çalışan aradığınız pozisyondaki bir iş için heyecan duyuyor mu? Mesela bana ne kadar para verirlerse versinler, sürekli web sitesi yapma döngüsünden hiçbir zaman heyecan duyamayacağım. Ama makine öğrenmesi, derin öğrenme gibi konular üzerinde karın tokluğuna çalışabilirim. Heyecan da çok büyük bir motivasyon kaynağıdır. Hatta hedeflerimizin, meraklarımızın, beklentilerimizin anahtarı budur. Bunca şeyi tek tek analiz etmek yerine çalışanın aradığınız pozisyonda çalışmak için heyecan duyup duymadığına bakın. Çok kısa ve öz bir yoldur. Bence çoğu zaman da işe yarar.

Sonuç

Bu yazıyı yazarken kimi zaman şirket sahiplerine, kimi zaman çalışanlara, kimi zaman da İK profesyonellerine seslendim. Bunu bilinçli olarak yaptım. Çünkü doğru insanın, doğu işte istihdam edilmesi zor ve karmaşık bir süreçtir. Tarafların birbirlerini çok iyi anlaması gerekir. Tabi kendilerini de.

Fazlasını Oku

Yaşam Boyu Öğrenme

Yaşam boyu öğrenme aslına bir teknikler bütünü değil, bir disiplindir. Yani sürekli bir şeyler öğrenin demek hiç değildir. Mesleğiniz ile ilgili de olsa, her şeyi öğrenebilecek kadar kapasite ve zamanınız yok.

Beynin çalışma prensibi de bunu doğrular niteliktedir. Düşünsenize; okuduğunuz her kitabı ilk seferde ezberleseydiniz, baktığınız tüm futbol maçı skorlarını unutmasaydınız ya da kişi listesindeki tüm kişilerin telefon numaralarını ezberleseydiniz, beynin bu kadar çok veriyi olgunlaştırması, işlemesi, ilişki kurması daha maliyetli olmaz mıydı? Yabancı dilde bir kelime öğrendiğimizde de buna benzer bir süreç işler. Önce okuruz, sonra kullanırız, daha sonra da karşımıza tekrar tekrar çıktıkça bunu öğrenmiş oluruz.

Ön Yargılar

Beynimiz sadece öğrenirken değil, çıkarımlar yaparken de tasarruf yapar. Şöyle bir senaryo düşünelim; bir çay bahçesindesiniz ve karşınızda bir kadın var. Bu kadına bir şey soracaksınız. Görgü, üslup ve kültürünüz, bulunduğunuz ortam, kadının yaşı, nasıl giyindiği ve hatta ruh haliniz soracağınız sorunun şeklini değiştirecektir. Örneğin;

Pardon, burada sigara içiliyor mu?

Bu kadar değişkeni konu ettim. Tabi bunlara çok kısa bir sürede karar veriyoruz. Ama katmadığımız bir sürü değişken daha var. Bazıları;

  • Kadın Türk mü ve Türkçe biliyor mu?
  • Kadın buraya sürekli geliyor mu? Yani soracağımız soruyu bilme ihtimali nedir?
  • Kadın böyle bir diyaloğa girip size yardım etmek istiyor mu?
  • Kibar bir üslupla sordunuz, acaba bu soru karşıdaki insanda “benle ilgileniyor mu?” düşüncesi bırakacak mı?
  • Kadın konuşabiliyor mu? Yani duyma ve konuşma engelli olabilir mi?

Yukarıdaki muhtemel olasılıklardan belki onlarcası daha var ve bunları ihmal ettik. İşte bunlar meşhur “ön yargılar”. Evet, ne kadar “ön yargılarınızdan” kurtulun tarzı cümleler, kitaplar, yazılar varsa da beyin böyle çalışıyor. Ve bizi büyük bir yükten kurtarıyor.

Yaşam Boyu Öğrenme Disiplini

Bu yazıyı matematiksel.org web sitesinin şu makalesinden ilham alarak yazdım. Bu konuyu 10 kural ile açıklamaya çalışan Richard Wesley Hamming‘in çıkarımları çok yerindedir. Ten Simple Rules for Lifelong Learning, According to Hamming adlı blog yazısında bu 10 kural çok güzel özetlenmiştir. Ben böyle bir kural sıralaması düzeninde gitmeyeceğim. Sadece olguya odaklanacağım.

Hamming ilk kuralı, “öğrenmeyi öğrenmek” ile başlar. Aslında eğitimin varması gereken nokta burasıdır. Yanınızda her zaman bir eğitmen veya öğrenilecek şeyi sizden daha iyi bilen biri olmayacaktır. Aslında en geç üniversitenin ilk yıllarında bunu öğrenmeniz gerekir. Çünkü bu daha bir başlangıçtır. Yaşam boyu öğrenme için ilk adımdır. Bu yetiyi kazanamadıysanız yaşam boyu öğrenmeye çalışırsınız sadece.

Öncelikle temellere odaklanın. Öğrenilecek şeyler temelden yoksun ise havada kalacaktır. Bilgisayar programcılığından örnek vereceğim. Eğer bilgisayar programlama öğrenecekseniz yüze yakın alternatif programlama dili ile karşılaşırsınız. Bunların belirli bir öğrenim sırası ya da zorunluluğu yoktur. Ama bilgisayar programcılığında dillerden bağımsız olgular vardır. Mesela bir soruna nasıl yaklaşacağınız ve çözeceğiniz, hangi adımları atmanız gerektiğini bilmeniz gerekir. Buna algoritma deniyor. Tanımı;

Algoritma, belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yol. Matematikte ve bilgisayar biliminde bir işi yapmak için tanımlanan, bir başlangıç durumundan başladığında, açıkça belirlenmiş bir son durumunda sonlanan, sonlu işlemler kümesidir.

Algoritmalar soruna göre değişir ama bu düşünce yapısına sahip olmak herhangi bir programlama dili öğrenmeden önce size kılavuz olur. Eğer bir programlama dili biliyorsanız ve temel algoritmaları bilmiyorsanız, ikinci programlama dili yerine bu yöntemleri öğrenmeniz daha kalıcı ve yararlı olacaktır. Üstelik programlama dillerinin bazıları gelişimini durdurabilir veya daha güncelleri yerini alır fakat algoritma bilgisi hem eskimez hem de programlama dilinden bağımsızdır.

Bilgi üretimi inanılmaz bir hızla ve ivme ile artıyor. Yani bugün bildiğimizi sandığımız şeyler yarın değişebilir, büyük ihtimalle güncellenebilir ve yanına yenileri eklenebilir. Yani bugün detaylıca öğreneceğiniz bir teknoloji 10 yıl sonra ölme evresine gelmiş olabilecektir. Bu yüzden temellerimizi iyi atmalı, eğer kullanmamız gerekiyorsa hızlıca öğrenip adapte olabilmeliyiz. Sırf boş zamanımız var diye bir şeyi en detaylı şekilde öğrenmek yerine, genel manada o konudaki temelimizi genişletebiliriz. Yani bir bilgisayara istediğiniz şeyi yaptırmayı öğrenmek yerine neler yaptırabileceğimizi öğrenmek daha mantıklıdır.

Eğer bilişim teknolojileri pozisyonunda işe yerleştirici konumunda olsam “neleri biliyorsunuz?” yerine “neleri bilmiyorsunuz?” sorusunu sormayı tercih ederdim. Bunu bir iş görüşmesinde adayken söylemiştim. Bana “ooo bilmediğimiz şeyleri sayarsak sabaha kadar sürer” demişlerdi. Hayır sürmez. Bilmediğimiz şeylerden kastım, ne işe yaradığını bildiğimiz ama henüz uygulamaya dökmediğimiz şeyleri kastediyorum. Çünkü öğrenmenin ilk koşulu bilmemektir. Bir kişi bir şeyi biliyorsa, ona o konuyu öğretemezsiniz. Bu doğru ya da yanlış bilgi olabilir, fark etmez.

Yukarıda “temel” yazarken kastettiğim “matematikte kötü, çünkü matematik temeli yok” cümlesindeki temelden farklı. Bir konu hakkındaki uzun süreli ve tecrübelerle sabitlenmiş pratiklerden bahsediyorum. Bir de “doğru bilgi”ye ulaşmak zordur. Bilimsel bilgide temel anahtar budur. Bilim adamları “şimdilik deney ve gözlemlerimizin bize gösterdiği budur” derler. Yani bilimsel bilgiler de yanlışlanabilir ve bu bilimin doğasında vardır. Bazen yanlış bilgi, doğru bilginin ortaya çıkması için mükemmel bir kıvılcımdır.

 

Fazlasını Oku

Güvenilir Marka Uğur Soğutma

Bir markanın güvenilir olduğunu nasıl anlarsınız? Elbette bağımsız ve saygın test kuruluşlarının raporlarını takip ederek. Reklamlar ve promosyonlara aldanmayın, bir markanın ne kadar güvenilir olduğu ve müşteri memnuniyetini ne denli önemsediği, ancak sahip olduğu sertifikalar sayesinde anlaşılabiliyor. Bu bakımdan, Almanya merkezli GC Mark, Avrupa’nın en saygın denetleme ve sertifikalandırma firmalarından biri sayılıyor. Firmaların hammadde işlemesinden üretimine, paketlemesinden satışa sunulmasına dek pek çok farklı unsurunu uluslararası standartlara göre denetleyip değerlendiren bağımsız bir kuruluş olan GC Mark, dünyanın en saygın ve prestijli sertifikalarını veriyor. GC Mark sertifikasına sahip olan bir şirketin ISO 9001, IS0 10001, 2, 3, 4 standartlarına uygun üretim ve kalite kontrolü yaptığına, sürekli olarak gelişime açık bir üretim ve yönetim yapısına sahip olduğuna emin olabilirsiniz.

Dünyada sayılı şirketin sahip olduğu GC Mark Verified Customer Satisfaction (Kanıtlanmış Müşteri Memnuniyeti) sertifikasına sahip olan tek Türk şirketi, hâlihazırda sektörde 60 yılı aşkın bir deneyime sahip olan Uğur Soğutma. Müşteri memnuniyetine verdiği önemi Avrupa’nın en büyük bağımsız denetim kuruluşlarından biri olan GC Mark Verified Curstomer Satisfaction denetimini başarıyla tamamlayarak elde ettiği sertifikayla global düzeyde ispat eden Uğur Soğutma, böylelikle ürünlerinin kalitesi kadar tüketici deneyimine verdiği önemi de bir kez daha göstermiş oluyor. İki yıl boyunca Türkiye’de aynı sektördeki başka hiçbir markanın alamayacağı bu sertifika, Uğur Soğutma’nın müşterilerine vermiş olduğu değer ve önemi mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Uğur Soğutma, ürünlerinde GC Mark sertifikası amblemini kullanma hakkını da elde etmiş oluyor.

Diğer bir deyişle, Uğur Soğutma ürünlerinin kalitesi, global düzeyde bir kez daha tasdik edilmiş oluyor. Uğur Soğutma’nın çevrimiçi mağazasından ve bayilerinden satın aldığınız ürünlerden memnun kalacağınıza emin olabilirsiniz: Hem Uğur Soğutma, hem de GC Mark bunu garanti ediyor!

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Fazlasını Oku

Yeni Nesil Girişimcilerin Gözardı Ettikleri Konular

Girişimcilğin Vikipedi tanımına bakalım;

Girişimci; ticaret, sanayi gibi alanlarda sermaye koyarak bir işi yapmaya girişen, kâr amacıyla riski üzerine alan kişidir. Girişimci mal ve hizmet üretebilmek için bütün üretim öğelerini en iyi koşullarda bir araya getirir. Kâr amacı güderek riski üzerine alır ve ihtiyaçları karşılamak için üretim öğelerini satın alır, bunları bir araya getirecek imkânı sağlar.

Bir süredir İnternet ekosisteminde sıkışmış bir kavram. Oysa girişimci kullanabildiği teknolojiler arasında sıkışıp kalmamalıdır. Mesela biri çıkıp “ben bitmeyen pil yapacağım” demeden önce temel fizik ve termodinamik yasalarına bakmalıdır. Yani bir girişimci atıktan enerji üretebilir, şarj sorununa çözüm bulabilir veya konsept bir cafe açabilir. Bu yüzden yeni nesil girişimcilerin bilmesi gereken temel konular vardır. Ben birkaçını yazayım;

  • Yüksek matematik
  • İstatistik
  • Temel fizik, elektrik ve optik fiziği
  • Temel elektrik ve elektronik
  • Temel biyoloji
  • Temel Kimya
  • Bilimsel düşünme disiplini

Girişimci bunların hepsini bilmek zorunda değildir tabi, fakat ne kadar bilirse fikirlerini gerçeğe dönüştürme şansı o kadar artar ve belli bir teknolojiye bağlı kalmadan daha geniş düşünebilir. Girişimci aşağıdaki konuları da bilmesi gerekir;

  • Vergi politikaları
  • Muhasebe
  • Finans
  • Maliyet muhasebesi
  • Menkul kıymetler yönetimi
  • Pazarlama
  • İşletme fonksiyonları
  • İnsan kaynakları

Bu kadar yazdıktan sonra ana fikre geri dönüyorum. Mesela geçenlerde bir survival kit (hayatta kalma) aracı düşündüm. Dahili bataryası olsun, deprem gibi afetler için yüksek ses çıkarabilirsin, radyo yayınlarını yakalayabilsin, GPS sinyallerini kullanabilsin hatta ateş yakabilsin diye düşündüm. Sonra bataryanın tekrar nasıl doldurulabileceği üzerinde düşündüm, güneş panellerini araştırdım, dinamo çalışma prensibini öğrendim. Saklanan enerjinin ne kadar verimli olabileceğini merak ettim. Ama bunlar elektrik fiziği ve son teknolojik uygulamalarını bilmeyi gerektiriyordu.

Herkes mühendis olmak zorunda değil ama yaşadığımız çevreyi, doğayı tanımadan, teknolojinin şuan neler yapabiliyor olduğunu bilmeden bu konularda çözüm üretmek çok zor. Girişimci gruplarında sürekli motivasyon, başarı öyküleri, başarılı girişimcilerin sözleri yankılanıyor. İnsanları girişimci olmaya güdüleyebilirsiniz. Fakat asıl nokta vizyon genişletmek. Bunu da temel bilimsel eğitim ile sağlayabiliriz.

Dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir.
Karl Marx

Fakat anlamadan nasıl değiştirebiliriz?

Fazlasını Oku

Dunning Kruger Sendromu Nedir?

Dunning–Kruger etkisi ya da Dunning–Kruger sendromu, Cornell Üniversitesinin iki psikologu Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir. Hani kabaca söylemek gerekirse “Cahil cesareti”dir. Şöyle ki; bir konuda az bilgili insanların (o konunun cahili) kendinden daha emin olmalıdır. Yani bunu günlük hayatın, iş yaşamının, eğitimin geneline yayarsak, daha az bilgili insanların kendine güveni yüksek, kendinden emin olma eğilimi vardır.

Burada söz konusu edilen zeka veya yetenek değildir. Az bilgili insanlar cehaletlerinin farkına varmazlar ve sorun da burada başlar. Bir şeyi öğrenebilmek için önce bilmemek gerekir. “Ben şu konuda üzerime adam tanımam” diyen biri daha sabit fikirli ve eleştiriye kapalı olur. Bununla ilgili güzel bir grafik var aşağıda. Burada görüldüğü gibi, kişi az bilgili olduğu durumda kendinden çok emindir. Eğer bilgisi belli bir miktar çoğalırsa kendine olan güveni çok keskin bir şekilde düşer. Yani cehaletinin farkına varır.

Tabi bu fenomen yeni keşfedilmiş bir şey değil. Birçok düşünür aslında buna benzer bir anlam ifade eden sözler söylemişlerdir. Birkaç örnek;

“Akıllılar hep kuşku içindeyken aptallar küstahça kendinden emindir.”
Bertrand Russell

“Az şey bilirsek, bir şeyin doğruluğuna emin olabiliriz. Bilgi artınca kuşku da artar.”
Goethe

“İnanmak kolaydır, şüphelenmek daha çok güçtür. Şüphe etmeden ve zeka eseri sualler sormadan evvel, tecrübe, bilgi ve düşünmek lazımdır.”
Dale Carnegie

 

Aslında yazıyı burada bitirecektim ama kendi gözlemlediğim birkaç olayı örnek vermek istedim. Mesela uydu kanallarında 2000 TL’lik telefonun 200 TL’ye satıldığını görmüşsünüzdür. Bunlar telefonun ucuz ve kalitesiz bir kopyasıdır. Fakat bunları alan kişiler ucuz bir kopya olduğundan habersizdir. Herkesin 2000 TL ödeyerek aldığı telefonu onda biri fiyatına aldıklarını düşünürler. Aslında bunun altında diğer insanlardan daha zeki olduğunu düşünme gibi bir hissiyat vardır.

İzin verirseniz kişisel bir tecrübemi paylaşayım; Bir bayan arkadaşımın İnternet tarayıcısında bir sorun vardı ve yardım etmem için beni aradı. Ben de ona Google Chrome’un nasıl indirileceğini tarif ettim. Bilgisayar programcısı olan biri için rutin bir iş değil mi? Ama arkadaşım için öyle değildi. Bana “Oha abi, sen bilgisayarı yutmuşsun” tarzında iltifatlarda bulundu. Ama her aklı başında insan gibi ben de bu iltifatların saçma olduğunu düşündüm. Bazen sizin zekanız, uzmanlığınız veya başarınız diğerlerinin cehaleti olabiliyor.

Ben bilişim/teknoloji pozisyonlarında bir mülakat yapsaydım soracağım ilk soru “neleri bilmiyorsunuz?” olurdu. Tamam, bildiklerin senindir. Fakat bilmediklerinden haberin var mı? Burada güzel denge bildiklerinle üretim yaparken bir yandan da “nasıl daha iyi yaparım” veya “nasıl daha kısa sürede yaparım” sorularını kendine sormaktır.

Fazlasını Oku

Yeni Bir İletişim Yöntemi Olarak Oyunlaştırma

gamification

Oyunlaştırma kavramının kökeni çok eskilere dayanmıyor, hatta 2010 yılı bu kavramın ortaya atıldığı yıl olarak belirlenmiş. Kısaca oyunlaştırma; insanlarla iletişim kurarken kullanılan, oyun olmayan bir olguya oyun ögelerinin eklenmesi olarak tanımlanabilir. Bu zamana kadar duymamış olsanız bile karşılaşmamanız çok zor. Örneğin Swarm’da haftanın biricisi olurken, bir mekanda “mayor” olurken, bir e-öğrenme sistemin puanlar alırken hep oyunlaştırma ile karşılaşıyoruz.

Oyunlaştırmak demek oyun yapmak demek değildir. Oyun teori ve bileşenlerinin yaptığımız işlere, kurduğumuz iletişimlere adapte edilmesidir bir nevi. İnsanlar oyunlar oynar. Hatta her insan oyun oynar, büyük ya da küçük, eğitimli veya eğitimsiz. Modern dönemde oynadığımız video oyunlarından binlerce sene önce de oyunlar vardı. Büyüklerimiz tavla atarlar, kahvelerde iskambil oyunları oynanır, bayanlar ve tabi erkekler de şekerleri aynı sıraya dizmeye çalışırlar.

Oyunlardan aldığımız şey sadece zevk değildir ya da oyunları sadece boş vakitlerimizi harcamak için oynamıyoruz. Çeşitli oyun türleri insanda başarım, sosyalleşme, korku, sürpriz, keşfetme, rekabet, inat gibi duyguları hissettirirler. Pazarlamacılar da bu tip duygulara hitap edebilmek için oyunlaştırmayı gündemlerinde önemli bir yere taşımışlardır. Oyunlaştırmaya yabancı biri okur diye ufak bir örnek vermek istiyorum. Diyelim ki elektronik ürünler satan bir e-ticaret işletmeniz var. Ürünlerinize yorum yapılmasını istiyorsunuz ki bu bir ürünün satılmasında veya satılmamasında önemli rol oynar. Eğer siz belli bir fiyatın üstündeki ürünlerden satın alan ve yorum yazan üyelerinizden en çok beğeni alan yorumu yazan kişiye ufak bir hediye vermeyi kurgulayabilirsiniz. Burada kullanıcılar hem ödülü kazanmak için hem de en beğenilen yorumu yazabilmek için daha bilgilendirici, daha faydalı yorumlar yazarlar. En azından varsayımsal olarak. Bu oyunlaştırmaya küçücük bir örnek.

Yeni iş yapış şekillerinde ve yeni nesil pazarlama uygulamalarında oyunlaştırma sıklıkla kullanılıyor ve artarak devam edeceğe benziyor. Siz kendi işinizde oyunlaştırmayı nasıl kullanabilirsiniz? Biraz düşünmenize salık veriyorum 🙂

Fazlasını Oku

Gruppal ile Dünya Turunuz Ucuza Gelsin

Ulusal Meclis - Buenos Aires

Türkiye’nin lider online seyahat sitesi Gruppal tur şirketi, dünyanın her yerine düzenlediği turları ile gezginlere hem ekonomik bir tur hem de sayısız seçenek sunuyor.

Hayalinizdeki tatile bir adım daha yaklaşacağınız Gruppal.com sayfalarına göz atmadıysanız acele edin, deriz. Erken rezervasyon döneminde olan firma, doğudan batıya birçok rotaya en uygun fiyatlarla gidebileceğiniz turları ile birçok takipçisi tarafından tam not alıyor. Özelikle yurtdışı turu alternatifleri arasında Fas turu seçenekleri, Pattaya, Bangkok gibi Uzakdoğu tatil yerleri ya da Balkanlar’da vizesiz ülkeler son yıllarda en popüler olan vizesiz noktalar arasında. Kolay ödeme seçenekleri ve kredine kartına taksit imkanlarıyla kolayca Gruppal tatil fırsatları ile seyahat planlarınızı yapın ve tatil yapanlar arasında en hesaplı, en ekonomik tatil sizinki olsun.

Vizesiz yerleri Gruppal ile gezin

Bir diğer vizesiz yer de Güney Afrika turları alternatifleri oluyor. Penguenler Sahili’nde penguenlerle birlikte yüzebileceğiniz Johannesburg ya da ünlü Table Mountain manzarası ve modern şehir ile doğal hayatın iç içe olduğu Cape Town’da akıllara kazınacak bir tatil yapabilirsiniz. Özellikle dağın çevresine konumlanan şehir hayatı, huzurun ve sessizliğin arasında kendinizi bulabileceğiniz bir seyahat deneyimi sunuyor. Şehirde gün batımını izleyebilir, tekne turlarıyla çevredeki adaları görebilir ve hem turistik hem de tarihi birçok yerini gezebilirsiniz. Cape Town, birçok ünlünün de uğrak yeridir. Dünyaca ünlü sanatçıların, yönetmenlerin favori şehirlerindendir.

Asya’nın İncisi ve En Renklisi: Hindistan

Dünyadaki en renkli ülkeler arasında yer alan Hindistan, Gruppal sayfalarında en ekonomik fiyatlarla! Delhi’den Agra’ya, Jaipur’dan Katmandu ve Varanasi’ye kadar birbirinden güzel şehirleri görebileceğiniz Hindistan turları da Asya’da gidip görebileceğiniz birbirinden harika yerleri barındırıyor. Eğer ayarlayabilirseniz Holi Festivali Dönemi’ndeki turlardan yerinizi ayırtarak, herkesin renkli boyalarla birbirini boyadığı bu festivalde de unutulmaz anlar biriktirebilirsiniz. Vize almanın zor olmadığı Hindistan, sıcakkanlı insanları ve geleneklerine bağlı, kültürünü bugüne kadar koruyan yerel halkı ile muhteşem bir rota sunuyor. Yeter ki siz karar verin ve bir an önce yerinizi ayırtın.

Geleneksel Tekneler - Hong Kong

 

Fazlasını Oku

Bilişim Sektöründe Engelli Personel İstihdamı

Engelli ÇalışanYazıya ilk önce tanım ile başlayayım. Engelli demek ne demektir? Doğuştan veya sonradan, kaza sonucu fiziksel, zihinsel, ruhsal, sosyal yeteneklerinin bir kısmını veya tamamını yitirmiş kişilerdir. Dünyada bir milyardan fazla insan herhangi bir tür engellilik ile yaşamakta, 200 milyon insan ise ciddi derecede yaşamında zorluklarla karşılaşıyor. Klasik olarak söylemek gerekirse hepimiz birer engelli adayıyız. Engelli bireylerin toplumsal olarak farkında olmalı ve her alanda fırsat eşitliğini sağlamalıyız. Buna pozitif ayrımcılık da dahil. En önemlisi iş yaşamında engelli bireylere yaklaşımımız. Engelli bireylere iş yaşamında fırsat eşitliği sağlamak bizim görevimiz olmalı. Tekerlekli sandalye bir bireyin müdür olmasını engellemez. Aksayarak yürüyen bir engelli diğer çalışanların motivasyonunu düşürmez.

Ben kendi sektörümden yani bilişimden bu konuya bakıyor olacağım. Evet ben de bir engelliyim. Bu yüzden son bir ayda 3 tane tam bana uygun iş ilanına başvurdum ama hiçbirine mülakata dahi davet edilmedim. Eğer engelli olduğumu kocaman yazmamış olsaydım en azından mülakata çağırırlardı. Daha önce yazmıyordum, bunun dürüst bir davranış olmadığını düşünüyordum ama artık gördüm ki, önyargılar ve bilgisizlik yüzünden İK birimleri kişileri eğer engelli ise önce engelinden sınıfta bırakıyorlar. Evet ben engelliyim ama Front-end geliştiricisi olarak çalışmak için herhangi bir engelim yok. Ağrı kesici içtiğimde ise kimse bende bir problem olduğunu düşünmez bile.

Engelli AtletİK tarafında çok cahilce ve önyargılı bir tutum var. Niteliklerinizden çok engeliniz ile ilgileniyorlar. Yabancı dil bilmeniz, iyi bir üniversiteden mezun olmanız arka planda kalıyor. Önce beni bir birey olarak değerlendir, sonra engelimle yapacağım iş arasında nasıl bir ilişki var, neler yapabiliriz ona bakalım. Kamu ve özel sektörde aynı il sınırları içerisinde 50 veya fazlasında personel çalıştıran iş yerleri %3 oranında engelli personel istihdam etmek zorundalar. Ayrıca eğer bu limite ulaşmıyor olsanız bile devletin teşvikleri söz konusu. Ama ceza ödememek için engelli personel işe alıp “evinde kal sen” deyip maaş ödeyen işletmeler bile var. Burada sorun maaş vermek değil. Engelli bireyin topluma adapte olması, kendi maddi özgürlüğünü kazanması ve kendini işe yarar hissetmesi. Zaten engelli olsun olmasın hepimiz bu gibi sebeplerle çalışmıyor muyuz? Bu engelli bireyi dışlamak olur.

Tabi iş dışında toplumsal yaşamda engelliler daha fazla engelle karşılaşmıyor mu? Tabi ki karşılaşıyor. Ama iş yaşamı bunlardan biraz daha farklı bir konumda. Engelli bir baba evini geçindirmek ister, hayatını çalışarak idame etmek ister. Bayanlar da aynı şekilde engelleri izin verdiği derecede bir işle uğraşmak ve kendini gerçeklemek ister.

Bir sorun da ücretler konusunda var. Siz ne kadar tecrübeye sahip olursanız olun size komik ücretler teklif ediyorlar. Engelli olmayı biz seçemiyoruz. Bir gün umarım siz de seçim yapamama durumunu deneyimlemezsiniz. Hatta büyük fabrikalarda çalışan arkadaşlarımdan gözlemlerini dinledim. En ücra köşelerde, kimsenin gözünün önünde olmayan yerlerde iş yaptırıyorlar. Yani şirketin danışma bölümünde bir engelli olamaz öyle mi?

Engelli KızTekerlekli sandalyeye mahkum bir engelli çok iyi bir yazılımcı, tasarımcı olabilir. Çok kalifiye değilse veri girişi veya editöryal işleri yapabilirler. Biz topluma ait olduğumuz gibi engelliler de topluma aittir ve onları(bizi) görmezden gelemezsiniz. Ben ortopedik engelli yazılımcı ile çalışma fırsatı buldum. Gayet saatinde işine geliyor, tutkulu bir şekilde çalışıyordu. Ben de bu şekilde çalışmalıyım, çalışmak zorundayım. Ben garsonluk yapamam, ayaklarım problemli, yük taşıyamam, satış elemanı olup saatlerce ayakta duramam. Bu yüzden bilişim sektörünü seçmiş olmam engelli olduktan sonra bana çok büyük bir hediye oldu.

Buradan İK profesyonellerine de seslenmek istiyorum. Mülakata bir engelli çağıracaksanız, öncelikle engeli hakkında bilgi alın ve bunun üzerine biraz çalışın. Olmadı siz aşağıdaki kitabı önerebilirim;

http://www.kitapyurdu.com/kitap/engellilerle-360-iletisim/273977.html

Engellilerle 360 Derece İletişim

Peki siz? Engelli bireylerin iş yaşamlarında bulunduğu yerin farkında mısınız?

 

Fazlasını Oku